|
||
| tesadüf eseri gördüm içinde geçen mor ve ötesi yle ilgili bölüm ilgimi çekti koydum buyrun ... W. Shakespeare ne demiş “Düsüncelerin neyse hayatın da odur. Hayatın gidişini değistirmek istiyorsan düşüncelerini değiştirr.” Bizi değiştirmek isteyen birileri her zaman vardır. Bunlar ki, görev olarak kendilerine bizlere öğüt vermeyi edinmişlerdir. “ Kimsin sen?” diye sorsan, güya arkadaşlarımız olduğunu söylerler. Hep dostturlar. Bize öğüt vermekten menfaatlerinin olmadığını, bizim iyiliğimiz için bunları yaptıklarını söylerler. Hepsi de bir melektir sanki. Bir de çok tecrübeleri vardır. Eğer eğitimleri sizden daha az ise, en önemli lafları “Bak benden daha fazla okumuş olabilirsin, ama benim hayat tecrübem var. Ona göre.” Mesela derler ki “Kalbini geniş tut, sev, sevmeyi öğren, şöyle ol böyle ol derler. Hadi bir de sevdiğine çicek gönder dediler.” O zaman adamın kafasının tası atar işde. Yani güzel kardeşim herşey iyi güzel de. Bu saydıkların tavsiye ile olacak şeyler değil ki. Önce bunlar için benim isteğimin olması gerekmez mi? Kim dünyada zorla yada tavsiye ile birşeyleri birine yaptırabilir ki? Bush’un da, diğer kendini büyük gören adamların da danışmanları var. Bu danışman denilen adamlar boş yere para almıyorlar, üstelik bunlara çuvalla para veriyorlar. Bu adamlarda çalışıyorlar, düşünüyorlar, sonra da üretiyorlar. Sonra mesela sayın başkana diyorlar ki “Evet sayın başkan, Irak’da kitle imha silahı var, zaten Saddam da zalim bir diktatör, hem de petrolünü euro ile satıyor, sana kafa tutuyor, ayrıca Saddam, İsraili’in her türlü teknolojiyi kullanarak öldüre öldüre bitiremediği Filistin halkını destekliyor. Hadi ona saldır, git işgal et.”diyorlar. Danışmanlara bak hizaya gel. Kafası karışan başkan bu durumda ne yapsın. Etrafında herkes saldır diyor. Saldıramazsa, cesur biri olmadığını bile düşünecekler. Başkan da binlerce askeri körfeze yığıyor. Sonra saldırya geçiliyor. Ne oluyor? Irak işgal ediliyor. Bunu da herkesin yüzüne baka bak “Irak halkını özgürleştirmek için yaptığını.”söylüyor. Herkesi saf sanıyor, ama dünya insanları sessizce dinliyorlar. Bir Fransa karşı çıkıyor. Onunda bir takım ekonomik nerdenleri varmış. Sonra işgal oluyor bitiyor, üç ay geçiyor. Onca aramalara rağmen ne İngiltere, ne ABD askerleri kitle imha silahları adına hala herhangi bir emareya rastlayamıyorlar. Al sana. Saddam’ın “Kitle imha silahım yok.”derken doğru söylediği, BUSH’un ise her zaman yalan söylediği anlaşıyor. Ama hala dünya yalan söyleyen başkana sempati ile bakıyorlar. Doğru söyleyen ise kayıp. Hatta doğru söyleyen canlı ya da ölü kim bulursa ABD ödül verecek. Buyur burdan yak. Bu ne dünya kardeşim? Saddam’da herhalde masum değil. Halepçe'de zehirli gaz kullanarak beş bin kişiyi öldürmüştü. Bu olayın affedilir tarafı yoktur. Peki sormak isterim. Kaç batı ülkesi bu olayı kınamıştır. Cevap kocaman bir sıfır. Kimse bu olayı kınamadı ne yazık ki. O zamanlar neredeydiniz ey özgürlük havarileri. O zamanlar Saddam’ın safındaydınız. İstenilmeyen şeyler bazen istenilir olur mu acaba? Bundan bir kaç yıl önce Kadıköy’de rıhtıma yakın bir yerde oturuyordum. Bir gün yanımızdaki ahşap binaya bir kaç genç taşındı. Kocaman kocama aletlerlerle binaya girip çıkıyorlardı. Herkes merak ediyordu. Garip garip bakıyorlardı. “Onlar kim?” diye. Sonra müzisyen olduklarını öğrendik. Geceleri bir yerlerde sahne alıyorlardı. Akşama kadar da prova yapıyorlardı. Bu sırada tüm mahalleyi rock şarkıları ile kırıp geçiriyorlardı. Ben hastanede çalıştığım için sabaha kadar nöbette uyumuyordum. Öğleye doğru eve gelip külçe gibi yattığım zaman saat 13.00 olurdu. Yattıktan az bir süre sonra gümbür gümbür seslerle uyanırdım. Sanki batteri yan binada değilde, beynimin içinde çalıyordu. Neyse ki Allah'tah, ben yan binada idim. O ahşap evin bir katında hasta bir adam, yalnız kalıyordu. Bu sesler onun bir kat üstünden geliyordu. Herhalde o daha fazla rahatsız oluyordu. Rahatsız olanlar sadece bir değildik. Sokakda başka sakinlerde şikayetçi idi. Hatta karakola koşanlar bile oldu. O zamanlar bizi sıcak yaz günlerinde rahatsız eden şarkılar, şu anda uydudan yayın yapan televizyonlarda çalıyor. Grubun adı “Mor ve Ötesi.” O zamanlar istemeden dinlediğim şarkıları şimdi televizyondan isteyerek dinliyorum, hemde büyük zevk alıyorum. Demek ki bazen istemediğin şeyleri, şartla değişince bazen isteyebiliyorsun. İsteyerek İspanya’da boğaların önüne atılan insanlara ne demeli. Bugünlerde televizonlarda bu gürüntüler var. Boğaları saldıkları zaman, adamlara rahatça saldırsınlar, sağa sola insanlar kaçamasın diye etrafa çit çevirmişler. Adamların arkadan gelen boğanın adamlara rahatça boynuzlarını geçirmesini istiyorlar. Böyle heyecan, böyle bir eğlence olur mu kardeşim? Olur diyenler, ihşallah kıçlarının üstüne bir boğa boynuzu yemezler. Yeğlerse görürüm onların çektiği heyecanı yada acıyı. Bazen isteklerimiz, alışkanlıklarımıza dönüşür. Onlardan vazgeçemeyiz. O zamanda vazgeçmemek için bir bahane buluruz. Şu örneğe bakın. Bu düşünür çok içki içermiş. Bir dostu sormus: -Nicin bu kadar iciyorsunuz? -Kederleri boğmak için. -O kadar içtiniz ki, kederleriniz hala boğulmadı miı -Maalesef yüzme öğrenmişler.AYHAN KANAT - 14 Temmuz 2003, Pazartesi http://www.hurriyet.com.tr/agora/article.asp?sid=2&aid=546 |
||
|
||
çook güzeldi yaa gördünüzmüü mvö adamı böyle hasta ediverir, yataklara düşürür zevkten, yaptığı o harika müzikten
|
||
|
||
| cok güzel bir yazi olmus bence | ||
|
||
peki gerçekten yaşanmış mı böyle bir olay? morlar kadıköy'de çalmışlar mı? ne zaman olmuş bunlar acep?
|
||
|
||
| bence yaşanmıştır. Çünkü zaten mor ve ötesinin kadıköyde ahşap bir binada gençlik yıllarını geçirdigini ve burada müzik yapmaya çalıştıgını biliyoruz. böle samimiyetle anlatılmış bir olay bence dogrudur çok tatlı bir yazı olmuş gerçekten(: | ||