|
||
| Bir festival daha geçti İstanbul’dan. Festivaller kenti haline geldi İstanbul. Yaz aylarının gelmesiyle birlikte, birbirinden renkli festivallere ev sahipliği yapıyor kent. Bunun en renklilerinden biri de “Kukla Festivali”ydi kuşkusuz. Kukla, çocukluğumuzdan bize uzanan el... Kukla, yüreklerimizde hala yaşayan çocuk sevincimiz... “Kuklaları sever misiniz?” Bu soruyla başladı maceramız. Sahi sever misiniz kuklaları? Hiç izlediniz mi onları? Gözünüzde canlandılar mı sizin de; yoksa oyunun bir parçası gibi uzaktan izlemekle mi yetindiniz? Çocukluğunuzdan bahsetmiyoruz sadece. Sonrasında da hiç bağ kurdunuz mu onlarla? Elinize alıp oynattınız mı? Neler hissettiniz peki? Can vermek, ses vermek, onların dilinden konuşup, başka bir kimliğe bürünmek ve büründürmek nasıl bir şeydir sizce? Kuşkusuz görsel sanatların her alanında var, “canlandırma, başka bir kimliğe bürünme.” Ama kendinizin o role girmesi dışında o rolü başka bir nesnede görme ve ona hayat verme, işin başka bir boyutu. “Kukla, her şeyden önce ve hep bir aktördür. Ezberleyemeyecek olsa da rolünü hiç şaşırmaz. Kukla ekmek istemez, su istemez ve üstelik ustasının ekmeği ve suyunu da sağlar.”diyor bu işin ustaları. Nasıl ortaya çıktığına dair ise birçok rivayet var. Kuklacılık tarihi, binlerce yıl öncesine dayanıyor ama kesin başlangıç tarihini bilen yok. Kimi ilk çıkış yerinin Çin olduğunu iddia ederken, kimi ise Hint kökenli olduğunu belirtiyor. Tabii bu anlatımlar arasına, Şaman ayinleri sırasında kullanılan bez bebeklerin zamanla kukla halini aldığı yönündeki inancı ve ilk gölge kuklalarının Yunan felsefesinde yer aldığı, hatta Mısır’ın asıl köken olduğu yönündeki inançları da katmak gerekiyor. Yani anlayacağınız bu noktadaki araştırmaların sonuçları farklı farklı. Ve bizi tek bir kaynağa götürmüyor. Kuklanın, kuklacılığın, ülkemiz topraklarında canlanmasının ise daha çok 1500’lü yıllara ait olduğu belirtiliyor. İşte bu noktada sözü, kukla ustası ve İstanbul’da 10.’su düzenlenen Kukla Festivali’nin sanat yönetmenliğini yapan Cengiz Özek’e bırakıyoruz. Şunu da belirtelim; yazımız boyunca kendisinin görüşlerine sık sık başvurarak, onunla yaptığımız keyifli sohbetten de bölümler aktaracağız. “Bir kere Karagöz’ün çıkışını yazılı bir belgeye dayandırırsak, 1517’ye Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferine dayandırmak gerekiyor. Yavuz Sultan Selim’in, Mısır’da o devrin hükümdarını asmasını ve ipin iki defa kopmasını anlatan bir oyun hazırlayan Memlüklü gölge oyuncusunu alıp İstanbul’a getirmesiyle başlıyor bu serüven. Daha sonra Mısır’da bu sanat unutuluyor. Osmanlı İmparatorluğu’nun oraya gönderdiği paşa aracılığıyla Karagöz, oradaki kukla, yeniden oluşturuluyor. Onun için şu anda adına Aragoz diyorlar. Mısır’a gidip sorduğunuz zaman, Türklerden gelmiştir bize kukla, diyorlar. Ama aslında Türklere Mısır’dan gelmiştir.” Cengiz Özek, 12 yaşında başlamış Karagöz figürleri yapmaya. 15 günlük bir kurstan sonra yaptığı Karagöz figürlerini Kapalıçarşı’da satmaya başlamış. Ve bu işi daha ayrıntılı bir şekilde öğrenmek için araştırmalar yapmış. Yurtdışında açılan sergiler dışında, İstanbul’da aşağı-yukarı otuzun üstünde sergi açan Özek, “İlk açtığım sergi ile birlikte Karagöz gösterileri de yapmaya başladım. İlk yaptığım gösterilerde seyirciyle buluşmada bir problem olduğunu hissediyordum. Ve tiyatroyu bilmek gerekir düşüncesiyle tiyatro kursuna gitmeye başladım.” diye anlatıyor o dönemini. Tevfik Gelenbe Tiyatrosu’nda aldığı tiyatro kursu, akademide “Türk süsleme sanatları” üzerine görülen eğitim ve ardından konservatuarın tiyatro bölümündeki eğitimin ardından çeşitli tiyatrolarda çalışmaya başlamış. Konservatuarla birlikte iş idaresini de okumuş. Konservatuar bittikten sonra ve okuduğu süre içinde Devlet Tiyatrosu, Şehir Tiyatroları, Dormen Tiyatrosu, bir 10 yıl kadar da Kenter Tiyatrosu’nda yönetici oyuncu ve dekorları tasarlayan kişi olarak görev yapmış, bir sürü afişe de imza atmış. Ve yurtdışında katıldığı çeşitli kukla festivallerinin ardından ülkemizde uluslararası bir festival düzenlemenin ihtiyaç olduğuna karar vererek organizasyon işine girişmiş. İlki 1998 yılında düzenlenen festivalin ilk ikisini tamamen kendi olanaklarıyla düzenleyen Özek, 3. yılından itibaren de festivali sponsorların katkılarıyla düzenlemeye başlamış. Artık 10. yılını geride bırakan ve dünyada önemli bir yeri olan festivale, bugüne kadar 150’ye yakın grup katılmış. “Her yıl değişik gruplara ev sahipliği yapmışız. Birçok sergi açmışız. Çeşitli dosyalar oluşturmuşuz. Mesela Akdeniz kuklası üzerine bir dosya oluşturmuşuz. Workshoplar (atölye –bn-) düzenlemişiz. Ki bunlardan en önemlisi kukla ve terapi üstüne oluşturduğumuz workshop’tu. İşte biraz utanma duygusuyla, biraz kendi ülkemizdeki kuklayı tanıtabilmek duygusuyla bu festivali yapmayı düşledik ve bu günlere geldik.”diye anlatıyor bu süreci de Cengiz Özek. Evet, onuncusu düzenlendi bu yıl festivalin. Birçok ülkeden katılımcının geldiği festivalle birlikte kukla tiyatrosunun bir kez daha gündeme geldiği, bir kez daha izleyicinin dikkatini çektiği bir gerçek. Hatta okullarda toplu olarak düzenlenen organizasyonlarla birlikte çocukların da o yaşlarda ilgisini çekmeye başlıyor festival. Kukla deyip geçmemek gerekiyor tabi. Öyle renkli bir dünya ki kuklalar dünyası, biraz göz attığınızda, biraz takip ettiğinizde karşınıza çok ilginç örnekler çıkıyor. Kukla, sadece güldürme aracı değil sonuçta. Tam tersine çocuk için kendi dünyasını anlatma aracı olabiliyorken, yeri geliyor Karagöz-Hacivat oyunlarında sıkça gördüğümüz haliyle bir taşlama aracı oluyor, yeri geliyor öğrenme, rahatlama ya da tedavi amaçlı kullanılabiliyor. Bir düşünelim, Pinokyo’nun yalan söyleyince burnunun uzaması kadar hangi öykü çocuğa yalanın tehlikelerini anlatabilir, örneğin? Ya da Susam Sokağı’nın renkli karakterlerinin çocukların dünyasına girdiği ve öğrettiği kadar hangi program etkili olmuştur onlar üzerinde? Sohbetimiz derinleştikçe tam da bunları konuşuyoruz Cengiz Özek ile. “Çocuk için önemli bir unsur kukla. Özellikle çocuklar kuklayla ilgilenmeli, kukla yapmalı okullarında. Kendilerini ifade edebilmeliler. Birçok söyleyemediği şeyi çocuk elindeki bebekle, kuklayla annesine söyler. Biz de zaten festivali daha önceki yıllarda ‘İçinizdeki çocuğu çıkartın’ programıyla sunduk. Bunun için yuvalar ve okullar kuklayla daha direk ilgilenmeli diye düşünüyorum.” diye anlatıyor çocuğun gelişiminde kuklanın olası misyonunu. Evet, çok çeşitleri var kuklaların. Ve her halkın da farklı bir anlatım tekniği… Bizim ülkemizde kukla sanatı daha çok Karagöz-Hacivat gibi gölge tiyatrosu üzerinden şekillenirken başka ülkelerde bu durum değişebiliyor. “Asya’da daha çok gölge ağırlıklı bir kukla varken, Avrupa’da daha çok üç boyutlu kukla hâkim. Asya’da daha din ağırlıklı kukla varken, Batı’da daha oyuna yönelik bir şey gözüküyor. Zaman zaman ülkemizdeki kukla da tasavvufi bir noktaya kaysa da, Karagöz, oyun formatını da hiçbir zaman kaybetmemiş. Belki bir sentez noktadaymış gibi... Çünkü gölgenin mistik yanı da var. Gölge atanın ruhunu temsil ediyor Şamanizm’de. Eğer yaşadığımız dünya aydınlıksa ve beyaz onu temsil edebiliyorsa, öbür dünya da karanlıktır ve siyah da onu temsil ediyordur. Ak ve kara, ‘ying ve yang’ın bir dengede buluştuğu noktada kukla var. Çünkü o kuklanın gölgesi bu tarafa geçiyor. Gölge nedir? Karanlıktır. Bu tarafta da aydınlık vardır, ışık. Kukla ışıkla gölgenin arasında durur. Öbür dünya ile bu dünyanın, karanlıkla aydınlığın arasındaki iletişimi sağlayan bir unsurdur. Şamanizm gölgeyi atalara ulaşmakta kullanır. Bununla da dünyanın kuruluşuyla ilgili tasavvufi bir mantık oluşturmak mümkün olabiliyor. Türklerin ailesindeki biri öldükten sonra, bir odada onların kuklalarının yapıldığını ve her gün gelen yemeklerden onlara da ikram edildiğini, Abdülkadir İnan araştırmalarında yazar. Şamanizm’in hüküm sürdüğü Tibet’te ölen bir kişinin ayak taban derisinin yüzüldüğü ve o kişiyle ayak taban derisinden yapılmış figür vasıtasıyla ilişkiye geçildiğini, Metin And’ın kitabından görebiliyoruz. Şu anda dünyada çok çeşitli kuklalar yapılıyor. Geleneksel tarzda yapılan, katıksız geleneksel kukla da var, biraz modernize edilmiş, geleneksel fondaki kukla da... Tamamen günümüzün bütün teknolojisini alabildiğine kullanan bir kukla formu da var. Hangi kukla daha ileri derseniz, bence böyle bir şey yok. İnsanlar var bence dünyada yaşayan; bazı insanların yaptığı bazı kuklalar çok iyi oluyor…” Kukla dünyasına girdikçe daha iyi anlıyoruz anlatılmak isteneni. Toplumların yapısında ne kadar önemli bir yer kapladığını ise ancak araştırmalarımız sonucunda görebiliyoruz. Çünkü tarihe baktığımızda kuklanın etkileyici bir anlatım şekline sahip olduğu kadar, kullandığı dille de güçlü bir sanat dalı haline geldiği ortaya çıkıyor. Yaşanan gerçekleri padişahın yüzüne söylediği, halka mesaj verdiği için öldürülen Karagöz ve Hacivat’ın hikâyesi dillerdedir hala. Mizahın yeri geldiğinde ne kadar vurucu olabileceğinin de gösterisidir bu durum. “Evet Karagöz’ün önemli unsurlarından biri de taşlamadır. Hatta birçok oyununun da bu amaçla yazıldığı söylenebilir. Zaten amacımız bunu başarabilmek. Bunu yaptıkça başarılı olur ve ayakta kalabilirsiniz. Mesela Aziz Nesin üç tane Karagöz oyunu yazmıştır, üçü de günümüzle ilişkilendirilmiş Karagöz oyunlarıdır. Oynandığı zaman son derece ses getirmiş oyunlardır. Kesinlikle böyle olmalı ve böyle işler yapılmalı. Günümüzle paralellik taşımadan olmaz zaten. O zaman taşlama olmaz, neyi taşlayacaksın yani? Günümüzle ilgili bir şeyi taşlaman gerekiyor ki yerine otursun taş, yoksa ne anlamı var?” Tabii sahip çıkmak gerekiyor. Çünkü halka mal olmuş bu sanatlar, gün geçtikçe biz sahip çıkmadığımız sürece yok olmaya mahkûmlar. Teknolojinin bu kadar geliştiği, tüm değerlerin alt-üst edildiği bir çağda, bu değerlere sahip çıkmak; onları yaşatmak, onlara hak ettikleri değeri vermek anlamına geliyor. “Karagöz ve diğer kuklalarımıza, günümüzle paralellik taşıyacak noktada, sanatçılarımızı yönlendirmemiz ve yüreklendirmemiz gerekiyor. Çünkü bunlar bizim kendi kültürümüz, kendi kimliğimiz.. Buna sahip çıkmayacağız da neye sahip çıkacağız? Kaybetmemek için haşır-neşir olmamız gerekiyor... O açıdan çok önemli kendi tiyatrona, kendi kültürüne sahip çıkabilmek. Daha sahip çıkılması gereken bir sürü şey var...” Ve son olarak ise kuklanın yarattığı duygu seli üzerine konuşuyoruz. Eline sihirli bir derneği almışçasına kuklayı seven, sevinen insanlar görmüştüm ben, o kukla evine ilk gittiğim zaman. Sanki karşılarında yıllardır hayallerindeki, özlemlerindeki sihirli bir güce kavuşmuş gibi sevinen insanlardı bunlar. Biraz da bu duyguyu anlamak istediğimden son sorum kuklacılığın yarattığı duygular üzerine oluyor. Yani seyircinin neler hissettiğini ve kendi duygularını soruyoruz Cengiz Bey’e. Son sözleri o söylüyor.“ Kukla seyredin kukla çok güzel bir şeydir. Kukla insandaki maceracı, keşfedici dürtüleri harekete geçiriyor. Bu hepimizin içinde az ya da çok var ama bu duygularımızın farkına varınca çok mutlu oluyoruz. Önemli olan bunun farkına varabilmek. İşte festivaller de bunun için var zaten. Kendimizin farkına varabilmemiz için var. Fırsattır, kendimizin farkına varabilmek için bu festival. Daha önce hiç kukla seyretmemişseniz, en azından 11. festivalde seyredin ve tanışın; kim bilir belki de hayran olursunuz…” Kukla Çeşitleri: El kuklası: Çoraptan yapılan en basit versiyonlarından tutun da, vantrilokların (karnından konuşan insanlar) kucaklarına oturtup ağız ve çene bölgelerini tek elleriyle oynattıkları tiplere kadar pek çok çeşidi var el kuklalarının. Büyük tipte olanların göz kapakları bile kuklacı tarafından içeriden bir mekanizma ile idare ediliyor. Küçük el kuklalarının bu kadar karmaşık parçaları yok, ağız ve gözleri açılıp kapanmıyor. Sadece el parmaklarının yardımıyla başı ve kolları hareket ettirilebiliyor. Kol kuklası: Oynatmak için iki kişi gerektiren kol kuklası da benzer bir mekanizmaya sahiptir. Daha karmaşık bir şekilde hareket eden kolları da olduğu için bir oynatıcıya daha gerek vardır. Parmak kuklası: Daha basit bir mekanizma olamaz herhalde. Parmağa takılan minicik bir kuklacık. Çubuklu kukla: Yine aşağıdan idare edilen ama ayakları da olan kuklalardır. Arka taraftan vücudun çeşitli kısımlarına bağlı olan bir değnek mekanizmasıyla idare edilirler. Endonezya adalarında yaygın olarak oynatılan geleneksel “wayang golek” kuklaları bunlara örnektir. İpli kukla: İple kontrol edilen kuklalara aynı zamanda Fransızca bir kelime olan “marionette” de deniyor. Bu romantik isim, Fransızca’da Hz. İsa’nın annesi Meryem’in, Ortaçağ zamanına ait figüründen gelen bir isim. İpli kuklaların vücutları tamdır. Genel olarak ellerden, ayaktan ve baştan bağlı olan iplerin uçları, artı ya da “H” şeklindeki çıtaların uçlarına ve ortalarına bağlıdır. İki eline bu çıtaları alan oynatıcı, bunları ustaca hareket ettirerek kuklalarını her şekle sokabilir. Düz kuklalar: Kuklalar genellikle üç boyutlu olur. Ama düz figürler, birbirine bağlı çeşitli vücut parçalarından oluşur ve aradaki eklem parçalarının aşağı yukarı oynayıp alçalıp yükselmesine bağlı olarak hareket eder. İpli kuklalar gibi yukarıdan oynatılırlar. Gölge oyunu kuklaları: Deri ya da başka bir mat malzemeden yapılan iki boyutlu kuklalar, arkalarına sabitlenen çubuklarla, yarı geçirgen bir ekranın arkasında hareket ettirilirler. Mantık olarak oldukça basit görünse de, ortaya çıkan sonuç oldukça renkli ve keyiflidir. Elbette Karagöz ve Hacivat aklımıza ilk gelecek örnek olsa da, Çin gölge oyunu kuklaları da meşhurdur. Siyah ışık kuklası: Sadece asıl oynatıcının göründüğü, diğer kişilerin ise siyah giysileri nedeniyle izleyicilerin fark edemediği, karartılmış sahnede oynatılan, yarım insan vücudu büyüklüğündeki kuklalardır. En ünlüsü, Japon “bunraku” kuklalarıdır. Su kuklası: Kökenleri Vietnam’a dayanan su kuklaları, haliyle tahtadan mamul ve sahne olarak da havuz kullanılan kuklalardır. Su altında gizlenen uzun çubuklarla idare edilirler. Zıplayan Jack, humanette, kablo kontrollü kukla, uzaktan kumandalı kukla gibi pek çok kukla türü daha sayabilir, yine de eksik bırakmış oluruz ama dünyadaki bütün kuklalara yer vermemiz olanaksız. Yine de bir fikriniz olmuştur diye düşünüyoruz. |
||
|
||
| Ya ben küçükken çok severdim ama şimdi hiç bir ilişkim yok kuklayla. | ||
|
||
| kuklayım ben kukla...yaşar kurt şarkısından esinlenerek... | ||
|
||
kuklayım ben kukla...yaşar kurt şarkısından esinlenerek... Kuklayım ben kukla Annem giydirdi beni Babam boyadı yüzümü Öğretmenler doldurdu içimi Herşeyi onlar öğretti İşe ne zaman gideceğimi Ne zaman işten çıkacağımı kaç paraya çalışacağımı Onlar Öğretti Kuklayım ben kuklayım! Oyumu kime atacağımı Akşam kaçta yatacağımı Çişimi nereye yapacağımı Nezaman güleceğimi Nereye gömüleceğimi Onlar Öğretti Kuklayım ben kuklayım! İpimi çekersiniz, oynamaya başlarım Düğmeme basarsınız, ağlatmayı becerirsiniz Yalnız birşeyi unttu bunlar Yalnız birşeyi unttu bunlar İpler kimin elinde? İpler kimin elinde? İpler kimin elinde? İpler kimin elinde? (: |
||
|
||
| pinokyo ve sopası hayran kalmamak mümkün mü pinokyo ya anlamayanada sopasını ikram ediyorum zaten |
||
|
||
ÇOK SEVİMLİSİN ama KUKLALARLA aram hiç iyi olmadı sana boyalı suratlarıyla donuk donuk bakıyorlar hiçte SAMİMİ DEĞİLler
|
||
|
||
ben de küçükken seviyordum ama şuan ilgimi çekmiyor
|
||
|
||
| kukla lar eskiden belki de eglencenın kaynagıydı ama sımdı eskıye gore kukla sevgısı azaldı gıbıme gelıyor.... | ||