|
||
| Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Birşey Var Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var: Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır Kopmaz kökler salmaktır oraya Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına İnsan balıklama dalmalı içine hayatın Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın Değişmemelisin hiç bir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var: Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe,bütün evrene karışırcasına Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana Ataol Behramoğlu |
||
|
||
| HİKMET RAN = VATAN HAİNİ Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim. Vatan çiftliklerinizse, kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan, vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan, vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın, fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan, vatan tırnaklarıysa ağalarınızın, vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa, ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan, vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa, vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan, ben vatan hainiyim. Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla : Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ. |
||
|
||
| VE ZULÜM BİTMEDİ DAHA I. yorgun bedenini toprağın soğuk karnında nasıl dinlendirirse durgun bir göl ve nasıl bırakırsa kendini gölün ortasında suyun öpüşken dudaklarına bir nergis öylece vermişti sessizliğin ellerine kendini sabrı demleyip duran bir derviş gibi gece Sessizliğin ve bekleyişin katran gibi yayıldığı ve yayılıp bütün sokakları caddeleri varoşları boğduğu bir suskunluktu bu Yaprak kıpırdamıyor soluk bile almıyordu kent Tam bu anda birdenbire parçalandı sessizliğin billur fanusu Birer masal canavarı gibi dörtbir yandan ışıklar saçarak çığlık çığlığa böldü geceyi panzer sesleri Ve dokuz on yaşlarında bir çocuk çığlıklarla uyandı düşlerinden "Zulüm ıslık mı çalıyor" dedi korkuyla "zulüm ıslık mı çalıyor sokaklarda" Ve tam o anda grev davulcusu vurdu ilk tokmağı gerilmiş karnına davulun Sonra annesinin yumuşak okşayışlarıyla çekildi çocuk güvenliğin dingin sularına Grev çadırlarının kurulmakta olduğu fabrikayı çelik zırhlı teneke yürekli şövalyeler gibi saran panzerler yaralı bir hayvan gibi çığlık atıyordu arallıksız Sanki firavun saraylarının kubbelerinde göktanrı kırbaç sallıyor ve köleler piramitlere taş çekiyorlardı Denilebilir ki bir kıvılcımla tutuşacaktı bütün orman başlayacktı belki de o an bir büyük yangın Ve o gece annesinin kucağğında ilk tarih dersini dinledi çocuk grev davulcusundan: II. "Zulmün bir engerek yılanı gibi ağulayarak acılaştırdığı hayat her sabah harmanisini güneşe asıp göğsünü bir ana gibi verdi dünyaya ve biz her sabah her akşam onun biberli okşayışlarıyla yatırıldık solgun kundağına umudun Biz ki habil ile kabil kavgasından beri -hatta çok daha önceleri buğdayın aynı değirmende öğütülüp ayrı ambarlara konuluşundan beri- kıtlıklara kıyımlara uğratıldık Babilin asma bahçelerini semiramis'in hüznüne ağdıran ve dağlar yarıp gül bahçelerini sulayan bizlerdik Ve ilk kez kendi suretimizi harelenen bir suda gördüğümüz vakit insana benzediğimizi anladık O gün bu gün kendimize ait bir yüzümüz kendimize ait olmayan bir gücümüz oldu ve dövüş işte o zaman başladı asıl yani insan olduğğumuzu bildiğimiz vakit Ama hiçbiri yazılı değildir bunların kutsal kitaplarında peygamberlerin ki tarih işin aslını o gün biliyordu bugünse öğretiyor bize İnsan cesur olmazsa tanrı pervasızdır acımasız buyurgan ve kahredendir o oysa gılgameş bir kılıç darbesiyle ayırmıştı tanrıları insanların dünyasından Ama onlar hiçbir zaman uymadılar buna yeni yeni peygamberler gönderip acıyı ve zulmü daim kıldılar ve böylec e sürüp gitti aralıksız tanrılarla insanların kavgası Denilebilir ki gılgameşten bu yana tanrılar ve krallarla dövüşmekteyiz ki zaman acının simyacısı olmuştur ve bir derviş gibi çevirmektedir zulmün kirmenini Tanrıların kralların elinde yılan dilli bir kırbaçtı zulüm şaklayıp durdu binlerce yıl ağulu bir diken gibi yaktı etimizi ve biz ta ilk mülkiyetten beri tanrılar ve krallar adına katledildik yerin altında buğday ambarları yerin üstünde altın kubbeli saraylar kurduk onlar için Onlar için nil vadisinden lötüsler taşıdık geceyi kosnülleştiren fakat zincirlerimizden başka kaybedecek bir şeyimiz olmadı ama yine de eksilmedi etimizden şaklayıp duran kırbaş sesleri Her kırbaş sesi bir şimşek çakışına döner mi kölenin gözünde dönerse eğer yer yarılır gökyüzü mutlaka buluşurmu eski sevgilisiyle ama ölüm yine de kutsallaşıyordu kölenin gizli dünyasında Bir gün romalı gladyötörler bir gerilla gibi sokulunca buğday tüccarlarının ambarlarına tanrılar biraz daha gaddar krallar biraz daha zorba oldular Ama biz yine de geri durmadık tarihin tekerleğini döndürmekten izin vermedik hayatın karartılıp gökyüzünün çoraklaştırılmasına çoğalttık gökte yıldızları yerde ateşböceklerini ve yüreğimizdeiçimize sığmayan sevdaların cehennemleşen yalımını Ama zaman bir derviş gibi çeviriyordu hala kahrın ve acının kirmenini Aıyı bir zakkum gibi tadanlar yeni acıların da ustası olmalıdırlar ve zaman denilen dizginsiz tayın rüzgarlı yelesine uzanıp sağrısını mahmuzlamalıdırlar şişirmelidirler ciğerlerinin yelkenlerini tarihin uğuldayan rüzgarıyla çünkü tarih bedeli acılarla ödenen bir akıştır ve tanrılar hiç durmadan yeni peygamberle gönderip durdurmak istemişlerdir bu akışı Onların ırmağı geri döndürmeleri ve ölü diriltmeleri bundandır Bundandır ki zamanı tapınakların kandillerinde donuk ve yağ kokulu bir bekleyiş kılmanın tek adı vardır: -ihanet Alman köylüleri luterin ihanetini yüz otuz bin ölüyle ödemişleridi oysa daha sönmemişti flandre'da jacop peyt'i yakan ateş onlarda katilina ile spartaküs gibi vermişlerdi yorgun bedenlerini toprağın soğuk karnına Fakat ta gılgameşten bu yana yanan yüreklerle tutuşmuştu artık dünyanın dörtbir yanındaki ormanlar Isınıyordu gittikçe yeryüzü yuvarlağı ısınıyordu toprak ısınıyordu hava ve gittikçe büyüyen bir çığ gibi deviniyordu tarihin zoru Ama simyacının büyülü tutkusunda bakır altına altın zulme dönüyordu ve zulüm eğiriyordu durmadan acının ipliğini ol devran buhar ve makina krallarının sultasına hazırlıyordu bizi ticeret ve sanayi imparatorlukalrı birer ahtapot gibi uzatıyorlardı dünyanın dörtbir yanına kollarını Ve tanrı denilen on bin yaşındaki bunak uzun ve kirli tırnaklarını bir vampir gibi batırarak emiyordu hala beynimizin özsuyunu ve yeryüzü krallaıklarıyla ortak bir anayasası vardı saltanatı ol devranda da sürsün diye Fakat yeni patronlarını çiftlik kahyalarından yaratanlar zulmün yeni köprülerinden geçip fabrikalar kurdular onlar için ve onlar için pamuk tarlalarında her gün on sekiz saat çalıştılar Ama yine de eksilmedi sırtlarından zulmün ağulu bir diken gibi ısıran kırbaşları çünkü zaman çeviriyordu hala bir derviş gibi kahrın ve acının kirmenini Oysa isyan diye bir sözcük vardı spartaküs tanrılardan kaçırarak armağan etmişti bize onu ve bu yüzden spartaküs'ü prometeus diye belledik öylece yazdık tarihimize ve onun öfkesini yüzlerce yıl kutsal bir hançer diye sakladık yüreğimizin lavları arasında Lavlar ki deviniyordu artık göğsümüzün yanardağlarında ve dağlar ilk efsanelrin anlamını işte o zaman kavradılar Yeni uğultular geliyordu dünyanın dörtbir yanından iniltiye,hıçkırığa ağıta benziyordu yer yer Uğultular ki bir depremin ilksarsıntıları bir öfkenin kabuğunu kırması bir kadının döllenme sevinci ve yeni bir dünyanın ilk sancılarıdır Ve isyan diye bilinen o sessiz volkan sığmıyordu artık dünyanın ihtiyar karnına İsyan ki ihtilal denilen bir depremin dölyatağındaki çocuksu duruşuydu Bir yangın gibi girecekti ingilterede dokumacıların kanına büyüyecekti 1848 de aynı yangın ve 1871 de paris komüncülerini bir sevda gibi sarıp sarmalayacaktı haykıracaktı binlerce diledn komün günlerinin lejandı Ve artık tanrılarla krallar birer birer göç etmeye başlayacaklardı dünyamızdan Fakat sabrın devişi bıkmadan eğiriyordu hala kahrın ve acının ipliğini Ve tarih uğuldayan rüzgarın önünü saptayıp açtı el yazması bir kitabın sararmış sayfalarını Kağıttan kuleler gibi yıkıldı sonra malikaneler,saraylar ve konaklar dinler birşeyleri kurtarmak için yalvaradursun çanlarıyla ve ezanlarıyla ne tanrı uluydu artık nede krallar o görkemli katedrallaer yasak aşkların ve rezaletin gizlendiği yerlerdi tükenmişti bin birinci gecenin sonunda bütün masallar bütün efsaneler hüzünler isyan isyan ihtilal olmuştu artık ve çekip gitmişti o güzel atlılar şimdi yeni bir gün doğuyordu alınların yorgun şafağından yeni sarayların altın kubbelerinden uzanıp okşamıyordu altın kaftanlı eller sütleniş diri memelerini bulutların nedimelr,cariyeler ve toprak köleleri taşımıyorlardı artık kralların ve tanrıların altın tacını amam bitmemişti hala kahrın ve acının ipliği zamanın kirmeninde Ve zulüm bitmedi daa |
||
|
||
| partizan tek insan nedir ki? sadece bir damla... uçsuz bucaksız gökyüzünün boşluğuna savrulmuş bir yağmur damlacığı tek insan neye yarar azgınca uğuldayan fırtınalar altında dayanınca bağrına kanlı elleri yeryüzünün? tek insan ne yapabilir sinip gizlenmekten başka? yaşayan en yüce güç, en aşılmaz barikat halkın örgütüdür tıpkı bir okyanus gibi; kurumayan örs gibi, çekiç gibi; şekil veren demire kabaran dalgalarla karşılayan; uğuldayan rüzgarı halkın örgütüdür gücü güce ulanır, yükselir derinleşir, arınır, dayanıklanır denizde bir damla olunca insan al ve savur benim de yüreğimi ufkuna kat, ateşlendir, şekil ver bakışlarıma beni yalçın güzelliklerle kuşandır sarsılmaz yiğitliklerle donat sevgimi yenilmez, evincimi ulaşılmaz kıl düşmana öfkemi bile, gürleştir bilgimi rüzgarınla aydınlat örgütüm al beni halkımla yeniden yarat nihat behram |
||
|
||
| nurhak eski duvar diplerinde karanlık sular ay vurmuş gölgelenmiş kuytular canım oğul, güzel yiğit al gel kanlı gömleğini, sana nasıl kıydılar? ben bu yürek yarasını bir gece elbistan’da duymuştum akşamlar bir karakuş gibi sağılıp inerdi tenha yollara yıldızlar dut kokardı, iğdeler ay kokardı öflez ışıkları, yol boylarında osmanlı karakolları tilkiler üşüşünce akşam yıldızıyla bağlara kelepçemin karasına bir ak güvercin nazlı nazlı canım yiğit, süzüm süzüm canım oğul gelip konardı ben bu yürek yarasını bir gece elbistan’da duymuştum ekmek yedim, su içtim ben nasıl yadsıyayım? ya nasıl yadsıyayım ishaklı selvilerde ayışığını ya bu kanlı gömleği ben kime giydireyim? sen ne zaman büyüdün de ne zaman kaptırdın gönlünü o nurhaklar’a? sen daha bebek bebek, sen daha baba baba canım oğul, o kıraç toprakların yabangülü, yiğidim sen ne zaman büyüdün de düştün yollara yolunu mavi kargalardan, toylardan sorar oldum hala duruyur mu tellerinde o mavi kargaları maraş topraklarının? o karamuk çalıları, o çoban döşekleri o müslüman kayalar? beni sordun mu gözüm o kanlı toprakların menekşeli sabahlarından? çıkınımda kara zeytin bile yok kara alman kelepçesi bileklerimde bileklerim canım oğul yeni yeni başladı sızlamaya sen büyüdün de demek düştün de demek o damar damar kınalı topraklara tüketmişim yirmi yılı canım yiğit bir salkım üzüm gibi canım oğul, güzel yiğit al gel kanlı gömleğini, sana nasıl kıydılar? hasan hüseyin |
||
|
||
| Anneme sordum, unutmuş o küçük meleği. Büyükler boğmuş elleriyle, affetmez bizi, ağlıyor dedi.. Babama sordum, sevmezmiş büyüyen bebekleri. sokakta leş kokusu, nefes alıyor cesetler gördün mü bak içlerinde öldürülmüş o küçük veletler. Melekler ağlar mı ki? Ağlatır mı ki? Parçalara bölsen beni neyim kalır ki? Parçalayın beni, bana bir damla bırakın. Gözlerimden süzülen o yaşlar bana kalsın. Söz-Müzik: Altüst Kayıt: http://www.nuwandatr.com/mak.mp3 |
||
|
||
| YAŞAMAYA DAİR 1 Yaşamak şakaya gelmez, büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın bir sincap gibi meselâ, yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden, yani, bütün işin gücün yaşamak olacak. Yaşamayı ciddiye alacaksın, yani, o derecede, öylesine ki, meselâ, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda, yahut, kocaman gözlüklerin, beyaz gömleğinle bir laboratuvarda insanlar için ölebileceksin, hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için, hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken, hem de en güzel, en gerçek şeyin yaşamak olduğunu bildiğin halde. Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, yetmişinde bile, meselâ, zeytin dikeceksin, hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil, ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için, yaşamak, yani ağır bastığından. |
||
|
||
| " yaşam güçtür hele benim gibi biri için yusufcuk acılarda bir ölüp bir dirilen sevinçlerde hep yalnız biri için yaşam güçtür yusufcuk suçlu duydum kendimi benden uzak birşeyleri özlerken bir düşün neydi bana ayrılan yalnızca dar çizilmiş yollarda sağına soluna bakmadan yürümek ben ki taşardım hep çılgın seller gibi kendi dışıma güç dönemeçleri döndüm soluk soluğa aşksa aşk sevgiyse sevgi ömür boyu kınandım hep korku hep tedirginlik önümde hep kurallar yazık başkaları gibi olamadım çok hırpalandım dağıldım yusufcuk yusufcuk yusufcuk yusufcuk" AFSAR TIMUÇİN... |
||
|
||
| Vatan İçin Neler yapmadık şu vatan için! Kimimiz öldük; Kimimiz nutuk söyledik. ORHAN VELİ KANIK |
||
|
||
| Yalan Hadi gidiyorsun Yürekten kan gidiyor, sen gidiyorsun Herşey gidiyor Gökte bulut, dağda kar, düzde kervan gidiyor Solgun bir gül oluyor insan Bir demet kar çiçeği ölüyor, sen gidiyorsun Ne ucuz yaşıyorsun, ne kolay Bir kristal gibi ellerimden düşüyorsun Bakma öyle Ben kanıyorum sen üşüyorsun Kolay değil bir yalan bu Yaralayan koca bir yalan Yalan işte Sevdiğim yalan Şarkılardan arta kalan ve sabah buğusu Ve tarla faresi ve ekmek derdindeki işçi kalbi gibi Yumuşacık sıcak bir yalan Islak gözlerimle geçiyorum Yaralı bir ceylanın kalbinden Ceplerimde kül var Bir yangından arta kalan Sorduğum adreslerde kimse oturmuyor Ve kimse olmuyor ben sorduğum zaman Herşey bir yalan gibi yandığı zaman Yalnız olduğunu anlıyor insan Anladım ve geçtim Yaralı bir ceylanın kalbinden Aynamı kırdım, fotoğraflarımı yaktım Nasıl da acımasızdım tafralarıma karşı Nasıl da umarsız Su gördüm düşümde Karanlıktı ve gürültüyle çağlıyordu Ceplerimde kül vardı ve yanıyordu Sonra sabah oluyor Ve bir ceylan kalbinde alem ağlıyordu Hayır, diyordu bir dağ köylüsü Hiç bir şey için geç değil Ve geç değil Birşey için hiçbirşey Birşey vardı öyleyse, birşey Beni çeken Güneşin dağdasından uzağa Kocaman çayırlara çeken birşey Gümrah ırmaklara Sonra sıcağa sonra acıya Sonra yaralarıma merhem olmaya kapıma dayanan birşey Tutsana beni bırakmasana Olsun, yaralasana Olsun, ağrısa da Yalan da olsa kalsana Dağ köylüsü aşkın olduğu yerde ben varım Sen olmasan da ben varım Yağmur yağar, saçlarım filizlenir Bir yıldız düşer omuzlarıma Islık çalar, ıslanır, şarkılarımı söyler geçerim kapımdan Camların buğusundan ve yağmurun kokusundan Tanırlar beni En iyi yalanlarını alırım onların Adresler sorarım kimseler oturmaz orada Ve kimseler olamaz ben sordukça Dağ köylüsü Şimdi gidersen Şimdi git Kalırsan şimdi |
||
|
||
| KENDİSİNİ UNUTMUŞ Bütün aşkların kitabı elinde Sevilmemiş yinlerin balosuna gitti. Öylesine kalabalıktı ki, Sevdiğini anlamadı. Bütün kapıların anahtarı elinde Öpülmemiş dudakların balosuna gitti. Öyle aydınlıktı ki, Öptüğünü anlamadı. Işıklarla örtünmüştü çıplaklık, Renklere uzandı susamış, Beyazlıklar arasında kayboldu bakışları. Gözleri yaşamıyordu artık. Şekilleri çağırmaya gitti, kandıracak. Elleri aranıyor tutamıyordu. Elleri, elleriydi kurtaracak, Artık yaşamıyordu. Bir yanda gelen o dinmeyen aydınlık, Aldıkça alan. Bir yanda giden bir noktaydı karanlık, Ellerinde başlayan, gözlerinde biten. Bağırdı, kan gibi aktı sesi, Aşamadı dişinin duvarından. Elinde bütün aşkların kitabı, Anlatıyordu aldanan aydınlıklarından. Elinde bütün kapıların anahtarı, Ve unutulmuş bir duvarda, kendi kapısı... Varamadı. Ora öyle karanlıktı ki. Öldüğünü anlamadı. Özdemir ASAF bana şiiri sevdiren büyük üstadın beğendiğim şiirlerinden biri.. |
||
|
||
| 14. Yagmur çiseliyor, korkarak yavas sesle bir ihanet konusmasi gibi Yagmur çiseliyor, beyaz ve çiplak mürdet ayaklarinin islak ve karanlik toprai aydinlatmasi gibi Yagmur çiseliyor, Serez'in esnaf çarsisinda bir bakirci dükkaninin karsisinda Bedrettin'im bir agaca asili... Yagmur çiseliyor, Gecenin geç ve yildizsiz bir saatidir. Ve yagmurda islanan yapraksiz bir dalda sallanan seyhimin çirilçiplak etidir. Yagmur çiseliyor Serez çarsisi dilsiz, Serez çarsisi kör. Havada konusmamanin,görmemenin kahrolasi hüznü Ve Serez çarsisi kapatmis elleriyle yüzünü. Yagmur çiseliyor. |
||
|
||
bu siiri baska bir arkadas daha göndermisti ama ben tekrar göndermek istedim.
|
||
|
||
Off Çok tenhalaştı dünya Saatin tıkırtısı Bozacının zili Bi de enayinin biri Tırnaklarını yiyen o istiridye Bir polis noktasında sanki Bir virgül ……..... Şiir kusarak, Eveti de kalmadı hayırı da sözcüklerin Avuç avuç taşıdığı karşı gölekten Suya çizdiği çizgiler gibi Bir karabatağın CAN YÜCEL |
||
|
||
- ÖZLEDİM SENİ özledim seni... ayrilik yüregimi uyusturuyor karincalandiriyor nicedir. beynimi uyusturuyor özlemin... çok sik birlikte olmasak bile benimle oldugunu bilmenin bunca zamandir içimi isittigini yeni yeni anliyorum Yoklugun, Hatirladikça yüregime saplanan bir sizi olmaktan çikip mütemediyen bir bosluga Sabahlari seni oksayarak baslamalari aksamlari her isi bir kenara koyup seninle basbasa konusmalari özlüyorum; oynasmalarimizi, yürüyüslerimizi, sevimli hasariligini, çocuksu küskünlügünü... Nasilda serttin baskalarina karsi beni savunurken; ve ne kadar yumusak bir çift kisik gözle kendini ellerimin oksayisina birakirken Gitmeni asla istemedigim halde buna mecbur oldugunu görmek ve sana bunlari söylemeden ''git artik'' demek ''beni ne kadar çabuk unutursan, o kadar çabuk kavusacaksin mutluluga'' demek sana nede zor seni görmemek ve belki yillar sonra karsilastigimizda bana bir yabanci gibi bakmani istemek senden... yeni bir sevdayi yasakladigim kalbime söz geçirmek.... CAN YÜCEL |
||