|
||
| ÜÇÜNCÜ ŞAHSIN ŞİİRİ Gözlerin gözlerime degince, felaketim olurdu aglardim. Beni sevmiyordun bilirdim, bir sevdigin vardi duyardim. Çöp gibi bir oglan ipince, hayirsizin biriydi fikrimce. Ne vakit karsimda görsem, öldürecegimden korkardim, felaketim olurdu aglardim. Ne vakit Maçka'dan geçsem, limanda hep gemiler olurdu. Agaçlar kus gibi gülerdi, bir rüzgar aklimi alirdi. Sessizce bir cigara yakardin, parmaklarimin ucunu yakardin, kirpiklerini egerdin bakardin. Üsürdüm içim ürperirdi, felaketim olurdu aglardim. Aksamlar bir roman gibi biterdi. Jezabel kan içinde yatardi. Limandan bir gemi giderdi, sen kalkip ona giderdin. Benzin mum gibi giderdin, sabaha kadar kalirdin. Hayirsizin biriydi fikrimce, güldü mü cenazeye benzerdi. Hele seni kollarina aldi mi; felaketim olurdu aglardim. Atilla İLHAN Bu şiiri dil anlatım dersinde okumuştum yanlış hatırlamıyorsam o günden beri çok severim ![]() |
||
|
||
| Beş Dakika Bekle Git Sen İstinye'de bekle ben buradayım İçimde köpek gibi havlayan yalnızlığım Çünkü ben buradayım karanlıktayım Belki gelmem gelemem beş dakika bekle git Çünkü elimi kestim beni kan tutuyor Şarabım bütün ekşi suyum soğuk Yanımda olmadın mı seni daha bir seviyorum Belki gelmem gelemem beş dakika bekle git Yüzünü ıslatmadan ağlayabilir misin Yarı geceden sonra telefon ettin mi hiç Karanlık adamlar hüviyetini sordu mu Ben senin olmadığını arıyorum Belki gelmem gelemem beş dakika bekle git Bana ait ne varsa seni korkutuyor Sana ait ne varsa hiçbiri benim değil Belki ölmek hakkımı kullanıyorum Belki gelmem gelemem beş dakika bekle git Atilla İLHAN |
||
|
||
| a l p ' i n d e f t e r i bir organ nakli gibi sevmiştim seni, çürük gözlerine bağışlanan ellerim yırtık dudaklarına bağışlanan şiirlerim darmadağın kadınların darmadağın ettiği erkekler gibi çok tehlikeli bir sırrı saklar gibi sevmiştim seni! çok eskimiş bir aşkın hatırlanılması sevgilinin resmi karşısında çocuksu bir iç kanaması.. aslında işin açıkcası rüzgârın fırtınaya dönüşmesi gibi fırtınanın camı çerçeveyi indirmesi gibi hayatına yönelik bombalı bir saldırı gibi geriye çekilirken herkesi öldürmek gibi sevmiştim seni! ruhum kan kaybederken nasıl tutarım seni şimdi deniz gibi! neticesi olmayan herhangi bir sebep gibi ortalık yerde durup dururken sevmiştim seni! atlara kalırsa, çoktan kaybettik savaşı! mızraklar kırıldı, kalkanlar delindi, ganimet paylaşıldı! kasaba meydanında birbirini dövmekten yorulan iki kovboy gibi bir tabancanın namlusuyla tetiği gibi bir tabancanın kabzasıyla ibiği gibi kendisinden farklı, kendisinden ayrı bir silahın şarjöründe tanışan iki soğuk mermi gibi aynı bedene sıkılacak iki el kurşun gibi katille kurban arasında o birkaç saniyelik telaşta sevmiştim seni! Küçük İskender |
||
|
||
| DÖRT GÜVERCİN Geldi dört güvercin suda yıkanmak için. Su mahpusane yalağındaydı. Ve güneş güvercinlerin gözünde, kanadında, kırmızı ayağındaydı. Girdi dört güvercin yıkanmak için suyun içine. Ve kederli toprakta dört insan baktı dört güvercine. Güvercinler hep beraber güneşi taşıyıp kırmızı ayaklarında uçabilirler. Durdurmaz onları demir ve duvar. Güvercinlerin yumuşak kanatları var. Ve kanatlar şimdi burda, şimdi damın üzerinde. İnsanların kanatları yok insanların kanatları yüreklerinde. Dört güvercin güneşe varmak için yıkandı, uçtu sudan. Nazım HİKMET RAN Bir Acayip Duygu «Mürdüm eriği çiçek açmıştır. -- ilkönce zerdali çiçek açar mürdüm en sonra -- Sevgilim, çimenin üzerine diz üstü oturalım karşı-be-karşı. Hava lezzetli ve aydınlık " fakat iyice ısınmadı daha " çağlanın kabuğu yemyeşil tüylüdür henüz yumuşacık... Bahtiyarız yaşayabildiğimiz için. Herhalde çoktan öldürülmüştük sen Londra'da olsaydın ben Tobruk'ta olsaydım, bir İngiliz şilebinde yahut... Sevgilim, ellerini koy dizlerine " bileklerin kalın ve beyaz " sol avucunu çevir : gün ışığı avucunun içindedir kayısı gibi... Dünkü hava akınında ölenlerin yüz kadarı beş yaşından aşağı, yirmi dördü emzikte... Sevgilim, nar tanesinin rengine bayılırım " nar tanesi, nur tanesi " kavunda ıtrı severim mayhoşluğu erikte ..........» .......... yağmurlu bir gün yemişlerden ve senden uzak " daha bir tek ağaç bahar açmadı kar yağması ihtimali bile var " Bursa cezaevinde acayip bir duyguya kapılarak ve kahredici bir öfke içinde inadıma yazıyorum bunları, kendime ve sevgili insanlarıma inat. 07.02.1941 Nazım Hikmet MOR MENEKŞE, AÇ DOSTLAR VE ALTIN GÖZLÜ ÇOCUK Abe şair, bizim de bir çift sözümüz var «aşka dair.» O meretten biz de çakarız biraz.. Deli çığlıklar atıp avaz avaz burnumun dibinden gelip geçti yaz sarı tahta vagonları ter, tütün ve ot kokan bir tren gibi. Halbuki ben istiyordum ki gelsin o kırmızı bakır bakracında bana sıcak süt getiren gibi... Fakat neylersin, yaz böyle gelmedi, yaz böyle gelmiyor, böyle gelmiyor, hay anasını... şey!.. EEEEEEEEEY... kızım, annem, karım, kardeşim sen başında güneşler esen altın gözlü çocuk, altın gözlü çocuğum benim; deli çığlıklar atıp avaz avaz burnumun dibinden gelip geçti de yaz, ben, bir demet mor menekşe olsun getiremedim sana! Ne haltedek, dostların karnı açtı kıydık menekşe parasına! 1930 .... öğütleR Dünyadan memleketinden insandan umudun kesik değil diye ipe çekilmeyip de atılırsan içeriye yatarsan on yıl on beş yıl daha da yatacağından başka sallansaydım ipin ucunda bir bayrak gibi keşke demeyeceksin yaşamakta ayak direyeceksin. Belki bahtiyarlık değildir artık boynunun borcudur fakat düşmana inat bir gün fazla yaşamak. İçerde bir tarafınla yapyalnız kalabilirsin kuyunun dibindeki taş gibi fakat öbür tarafın öylesine karışmalı ki dünyanın kalabalığına sen ürpermelisin içerde dışarda kırk günlük yerde yaprak kıpırdasa. İçerde mektup beklemek yanık türküler söylemek bir de bir de gözünü tavana dikip sabahlamak tatlıdır ama tehlikelidir. Tıraştan tıraşa yüzüne bak unut yaşını koru kendini bitten bir de bahar akşamlarından. Bir de ekmeği son lokmasına dek yemeyi bir de ağız dolusu gülmeyi unutma hiç bir zaman. Bir de kim bilir sevdiğin kadın seni sevmez olur ufak iş deme yemyeşil bir dal kırılmış gibi gelir içerdeki adama. İçerde gülü bahçeyi düşünmek fena dağları deryaları düşünmek iyi durup dinlenmeden okumayı yazmayı bir de dokumacılığı tavsiye ederim sana bir de ayna dökmeyi. Yani içerde on yıl on beş yıl daha da fazlası hattâ geçirilmez değil geçirilir kararmasın yeter ki sol memenin altındaki cevahir. Mayıs 1949 Gözlerin gözlerin gözlerin, ister hapisaneme, ister hastaneme gel, gözlerin gözlerin gözlerin hep güneşte, şu Mayıs ayı sonlarında öyledir işte Antalya tarafında ekinler seher vakti. Gözlerin gözlerin gözlerin, kaç defa karşımda ağladılar çırılçıplak kaldı gözlerin altı aylık çocuk gözleri gibi kocaman ve çırılçıplak, fakat bir gün bile güneşsiz kalmadılar. Gözlerin gözlerin gözlerin, gözlerin bir mahmurlaşmayagörsün sevinçli bahtiyar alabildiğine akıllı ve mükemmel dillere destan bir şeyler olur dünyaya sevdası insanın. Gözlerin gözlerin gözlerin, sonbaharda öyledir işte kestanelikleri Bursa'nın ve yaz yağmurundan sonra yapraklar ve her mevsim ve her saat İstanbul. Gözlerin gözlerin gözlerin, gün gelecek gülüm, gün gelecek, kardeş insanlar birbirine senin gözlerinle bakacaklar gülüm, senin gözlerinle bakacaklar. nazım. şiirime daiR Ne binecek sırma palanlı bir atım, Ne bilmem nerden geliratım, Ne mulkum, ne malım var. Sade bir çanak balım var. Rengi ateşten al Bir çanak balım var! Balım herşeyim benim.. Ben Mülkümü ve malımı Yani bir çanak balımı Koruyorum haşarattan. Bekle kardeşim bekle. Çanağında Balın olsun, Gelir arısı Bağdat’tan… 1935 nazım. |
||
|
||
| bir ayrılış hikayesi..nazım hikmet'ten Erkek kadına dedi ki: -Seni seviyorum, ama nasıl, avuçlarımda camdan bir şey gibi kalbimi sıkıp parmaklarımı kanatarak kırasıya çıldırasıya... Erkek kadına dedi ki: -Seni seviyorum, ama nasıl, kilometrelerle derin, kilometrelerle dümdüz, yüzde yüz, yüzde bin beş yüz, yüzde hudutsuz kere yüz... Kadın erkeğe dedi ki: -Baktım dudağımla, yüreğimle, kafamla; severek, korkarak, eğilerek, dudağına, yüreğine, kafana. Şimdi ne söylüyorsam karanlıkta bir fısıltı gibi sen öğrettin bana.. Ve ben artık biliyorum: Toprağın - yüzü güneşli bir ana gibi - en son en güzel çocuğunu emzirdiğini.. Fakat neyleyim saçlarım dolanmış ölmekte olan parmaklarına başımı kurtarmam kabil değil! Sen yürümelisin, yeni doğan çocuğun gözlerine bakarak.. Sen yürümelisin, beni bırakarak... Kadın sustu. SARILDILAR Bir kitap düştü yere... Kapandı bir pencere... AYRILDILAR... NAZIM HİKMET |
||
|
||
| YA SEV YA TERKET - CAN DÜNDAR Bazen öyle bir ilişkiye tutulursunuz ki, ne sevebilir, ne terk edebilirsiniz. Kör kütük bağlanmışsınızdır aslında... En güzel yıllarınızın, acı tatlı hatıralarınızın ortağıdır; iç çekişmelerinizin müsebbibi, yazılarınızın ilhamı, sohbetlerinizin konusudur. Gözyaşlarınızda, bilinçaltınızda, kahkahanızdadır. Korkunca saklandığınız bir sığınak, coşunca öptüğünüz bir bayrak... Sevdanız riyasız, çıkarsız, karşılıksızdır. Sınırsız ve nihayetsiz; "Ölmek var, dönmek yok"tur. * * * Lakin gün gelir anlarsınız; içten içe bir şeylerin kanadığını... Tutkulu sevdaların gizli hançerleri başlar parıldamaya... Şurasından, burasından eleştirmeye koyulursunuz: "Şöyle görünse, öyle demese, değişse biraz ya da eskisi gibi olsa..." Başkalarını örnek göstermeye, "Bak onlar nasıl yaşıyor" demeye başlarsınız. Hem birlikte yaşayıp, hem özgür olmanın yollarını ararsınız. Aşkınızın gözü kör değildir artık, yanlışını görür düzeltmek istersiniz. "Eskiden böyle miydi ya.." diye başlayan sohbetlerde açılır eleştirinin kapısı; açıldıkça, bastırılmış itirazlar yükselir bilinçaltından... Böyle süremeyeceğini bilirsiniz. Değişsin istersiniz. O, sevgisizliğinize yorar bunu... İhanete sayar. Tutkulu ilişkilerde ihanetin bedeli ölümdür. "Ya sev böyle ya da terket" diye gürler... * * * Bir zamanlar bir gülücüğüyle alacakaranlığı ışıtan o rüya, bir kabusa dönüşür birden... Kapatır gönlünün kapılarını, yasaklar kendini size... Hoyrattır, bakmaz yüzünüze... Zehir akar dilinden, konuşturmaz, suçlar, yargılar mahkum eder. Mühürler dudaklarınızı, yırtar atar yazdıklarınızı, siler sizi defterden... "İyiliğin içindi hepsi, seni sevdiğim için..." dersiniz, dinletemezsiniz. Ayrılırsanız yaşamayacağınızı bilirsiniz, lakin böyle de sevemezsiniz. İhanetten kırılmşıtır kaleminiz; severek, terk edersiniz... * * * "Madem öyle..."nin çağı başlar ondan sonra... Madem ki siz böylesine tutkunken, o hep başkalarını seçmiştir, madem ki kıymetinizi bilmemiştir, o halde "günah sizden gitmiştir". Lanet ederek bu karşılıksız aşka, çekip gitmeleri denersiniz. Aşkın göçmenlik çağı başlar böylece... Daha özgür olacağınız limanlara demirlerseniz bir süre... Ne var ki unutamaz, uzaktan uzağa izlersiniz olup biteni... Etrafı bir sürü uğursuzla dolmuş, kurda kuşa yem olmuştur. Deli kanlılar, eli kanlılar, uğruna ölenler, sırtına binenler sarmıştır çevresini... Gurur duyar onlarla, koynunda besler, gözünü oysunlar diye... Uğruna kan dökenleri sever, yoluna gül dökenlerden fazla... "Bana ne... kendi seçimi" diye omuz silkmeye çabalarsınız bir süre... Ama sonra... ansızın kulağımıza çalınan bir şarkı ya da kapı aralığından süzülüp gelen bir koku, hatırlatır onu yeniden... Yaban ellerde, başka kollarda ondan bahseder ağlarsınız. Kokusunu özlersiniz; türküsünü söylemeyi, şarkısını dinlemeyi, yemeğini yemeyi, elinden bir kadeh rakı içmeyi... Karşı nehrin kenarından hasret şiirleri haykırırsınız, sular kulağına fısıldasın diye... Dönüp "Seni hala seviyorum" diye bağırmak geçer içinizden... Dönemezsiniz. Göremedikçe bağlanır, uzaklaştıkça yakınlaşırsınız. * * * Anlarsınız ki bir çaresiz aşktır bu, ne onunla olur, ne onsuz... Hem kollarında ölmek, kucağına gömülmek arzusu, hem "Ne olacak sonunda" kuşkusu... Böyle sevemezsiniz, terk de edemezsiniz. Sürünür gidersiniz. CAN DÜNDAR |
||
|
||
| Erotica Şaşırmadım desem yalan olur Erotika,bir orospu çocuğuna göre çok iyisin gerçeğin tam üstüne basarken iri kıyım amcalar,vazgeçerken kaltaklar adaletten Lütfen yüzüme şu spotu tutmayınız,dut gibi afişe olmak kim ister, silahı bırakmam kimseyi yanıltmasın bu sizi öldürmeyeceğim anlamına gelmez Sizi ben menekşeyle öldürürüm öyle ya romantik ruhuma, ah bu balta ya da kesici alet ne saçma! Erotika Hem ben nereden bilecektim her insanın içinde biraz kaltaklık olduğunu ve biraz da insanın alkol içerdiğini nereden bilecektim,anason kokusunun yanından geçen bay repo ve artı değerlerin ileride maskelerini çıkardıklarında aslında yüzlerini çıkardıklarını ve petrolün zengin içkisi olduğunu saçmalama Erotika, bunlar karamel yüzlü bürokratik sevişenlerin bilecekleri şeyler... ''Son gece sevişse sevişecekti denildiğinde rahimden dışarı fırlayan pragmatist bir cindi erotika, tek bildiği sevişmekti ve dudağı uçuklardı öpüşemezse, en kötü kendini öper, gecenin lambalarını kapatır intihar ederdi'' Milyonlarca sperm yarışırken kanallarda yarış hakemiydi Erotika Birinciyi karşılar ikinciyi teselli eder sarılır öper sever ne bileyim gerekirse gece parti bile düzenler; ''dünyaya hoş geldiniz,bir siz eksiktiniz,büyürken sağı solu dağıtmayınız'' En çok kadın olmak isterken kızlık zarı hep yek gelince vazgeçmişti bir dönem sevişmekten hiç unutmam ilk tanışmamız kazan kaldırdığı dönemdi göğüslerini öpüp sıkan adamlara asit fışkırtmıştı meme uçlarından dekoltesiyle ört pas etmişti suçu ''Erotika 'nın adaletine güveniyordum en azından hiçbir zaman söz vermezdi Ah her gece yatmadan '' üç tane tanrıyı art arda öldürürsen soykırıma girer, o yüzden bir şeyi tam anlamıyla öldürmemen gerek'' derdi...'' Dünyanın yüzleşmesi gereken bir şeydi Erotika belki blues ve şarap karışımı bir şey belki bir isyanın en üst seviyesinde geri çekiliyoruz emriyle irkilen bir kaç insanın birbirlerine o aptal bakışlarıyla, çekilmenin ilerlemeden daha da zor olduğunu birbirlerine anlatırken birinin sesli harfin üstüne bastığını hissetmesi diğerinin diz çöküp ağlarken sessiz harflerle ağıt yakması... belki olağanüstü ilişkilere olağanüstü hal ilan edilmesiydi belki ezilen tetiğin bir gün başkaldırıp kendini vurmasıydı ya da devletleri oluşturan organların hücrelerinde hepatit a'ya rastlanması sararan insanların belki kemiklerinin kırılması dile kemik koymaya hiçbir şeyin akıl edememesi ya da... Veya tek kişilik dublörsüz gerçek bir intihar temalı tiyatro oyunuydu yönetenin her defasında finali kaçırdığı... belki ekvatorun artık eşitlikten vazgeçmesiydi... ''Sus Erotika suçlusun, ömür boyu yaşamaya mahkumsun'' Yaşlanıyordum her acıyı önce yüreğinde yumuşatıp sonra bilince gömen insan gibi kendi mezarlığını hep yanında taşıyanlardandım lütfen bir tramvayı afişe eder gibi şu bakışlarınızı üstümden çekiniz silahı bırakmam kimseyi yanıltmasın sizi karanfille öldürür kimsenin ziyaret etmesi mümkün olmayan bir yere gömerim... Erotika sen ciddi bir orospu çocuğuydun bacakaranaözgürlükbayrağınıdikenhernefesalancanlınınyaklaşıkyedisaniyeefendisiydin... Requiem (Ozan) |
||
|
||
| Kar kesti yolu sen yoktun. Oturdum karşına dizüstü seyrettim yüzünü gözlerim kapalı. Gemiler geçmiyor uçaklar uçmuyor sen yoktun. Karşında duvara dayanmıştım konuştum konuştum konuştum ağzımı açmadım. Sen yoktun, ellerimle dokundum sana ellerim yüzümdeydi. Nazım Hikmet |
||
|
||
| -------------------------------------------- "Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ. Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet. Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ." Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne, kapkara haykıran puntolarla, bir Ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson'un 66 santimetre karede gülüyor, ağzı kulaklarında, Amerikan amirali Amerika, bütçemize 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira. "Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ." Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim. Vatan çiftliklerinizse, kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan, vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan, vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın, fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan, vatan tırnaklarıysa ağalarınızın, vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa, ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan, vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa, vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan, ben vatan hainiyim. Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla : Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ!!! ----------------------------------------------------- |
||
|
||
| KAPTAN eflatun gözlerin olduğunu bilmiyordum gece yarısını yaşamaktan yorgunum ayazın avucunda unutmuştun ellerini önünden geçtiğim halde beni tanımadın ben değiştim biliyorum hem sakal bıraktım şiirlerim kül rengi kumrular gibi uçuşuyorlar bakır çalığı göklere katiyyen tahammülüm yok hele paris’in gökleri aklımı başımdan alıyor bana seni senden evvelki poitiers’li kızı hatırlatıyor ayazın avucunda unutmuştun ellerini karanlığın arkasında kıvılcım gözlü orospular gölgelerine yaslanmış evliya gibi bekliyorlar ışıklar kırmızı yandığı zaman duracaksın ben değiştim biliyorum hem sakal bıraktım soğuk gözlerinde buğulanmıştı ölsen tanıyamazdın hatta ricardo bile hani vatansız ricardo burnumun dibinden geçti geçen gün beni tanıyamadı oysa au vieux chatalet’de akşam sabah beraberdik üçümüz viyana kahvesi ve sıcak rom içerdik üstelik o krapfen severdi güzel olurmuş rivayet neden ve nasıl sevdiğini anlayamadım gitti yalnızlıktan da kurtulup yalnız kalmak isterim montmarte metrosu civarında seni gözden kaybettim o zenci yine arkanda mıydı hiç dikkat etmedim ağzında yoksul bir ıslık ıslak bir cigara gibi sidney bichet’nin caz havalarını çiğneyip tüküren o saklasın varsın seni sevdigini biliyorum ben yüzünün renginden geliyor bütün üzüntüsü bir gazete aldım ama evde okuyacağım kahvelerden birine girip bir grog ısmarlasam seni öldürmek için çareler tasarlasam sükut bembeyaz buz tutsa bıyıklarımda ve türküm kaybolsa sessizliğin hırçın türküsü ve ben unutulsam yazdığım şiirler senin için yazdıklarım herkes için yazdıklarım eski padişahlar gibi unutulsa birer birer ve ben seni unutsam hiç hatırlamasam ellerim oldum olasıya seni unutsalar yarı gecenin içinden bir zenci sütbeyaz bakıyor rue lafatette’de dünden bugüne geçiyorum eflatun gözlerini bir grog kadehinde unuttum ATTİLA İLHAN |
||
|
||
| MUSTAFA KEMAL dağ başını efkâr almış gümüş dere durmaz ağlar gözyaşından kana kesmiş gözlerim ben ağlarım çayır ağlar çimen ağlar ağlar ağlar cihan ağlar mızıkalar iniler ırlam ırlam dövülür altmış üç ilimiz altmış üç yetim yıllar gelir geçer kuşlar gelir geçer her geçen seni bizden parça parça götürür mustafa'm mustafa kemal'im diz dövdüm gözlerim şavkı aktı sakarya'nın suyuna sakarya'nın suları nâmın söyleşir hemşehrim sakarya öksüz sakarya ankara'dan uçan kuşlar kemal'im der günler günü çağrışır kahrolur bulutlara karışır gök bulut yaşmak bulut uca dağlar dev boyunlu morca dağlar divan durmuş bekleşir mustafa'm mustafa kemal'im nasıl böyle varıp geldin hoşgeldin çıngı kaymış yalazlanmış gözlerin şol yüzünde güneş südü sıcaklık ellerinden öperim mustafa kemal senin dalın yaprağın biz senin fidanların biz bunları yapmadık sen elbette bilirsin bilirsin mustafa kemal elsiz ayaksız bir yeşil yılan yaptıklarını yıkıyorlar mustafa kemal hani bir vakitler kubilay'ı kestiler çün buyurdun kesenleri astılar sen uyudun asılanlar dirildi mustafa'm mustafa kemal'im karalar kuşanmış karadeniz akmam diyor dokunmayın ağlamaktan bıkmam diyor bu gece kıyamet gecesi bu vapur bandırma vapuru yattığı yer nur olsun mustafa kemal ben ölümden korkmam diyor korkmam diyen dilleri toz oldu toprak oldu değirmen döndü dolandı yıllar oldu bir kusur işledik bağışlar mı kimbilir o bize öğretmedi kazan kaldırmasını günahı vebali öğretenin boynuna erdirip oldurana ana avrat sövmesini yüreğim kırıldı kanım kurudu var git karadeniz var git başımdan mızıka çalındı düğün mü sandın bir yol koyup gideni gelir mi sandın mustafa'm mustafa kemal'im ankara'nın taşına bak tut ki baktım uzar gider efkârım çayır ağlar çimen ağlar ben ağlarım gözlerimin yaşına bak ankara kalesi'nde rasattepe'de bir akça şahan gezer dolanır yaşın yaşın mezarını aranır şu dünyanın işine bak mustafa'm mustafa kemal'im Attila İLHAN |
||
|
||
| Be hey durzu Ne ararsın Tanrı ile aramda Sen kimsin ki orucumu sorarsın? Hakikaten gözün yoksa haramda, Başı açığa niye türban sorarsın Rakı, şarap içiyorsam sana ne. Yoksa sana bir zararım içerim. İkimiz de gelsek kıldan köprüye Ben dürüstsem sarhoşken de geçerim. Esir iken mümkün müdür ibadet? Yatıp kalkıp Atatürk'e dua et. Senin gibi dürzülerin yüzünden, Dininden de soğuyacak bu millet İşgaldeki hali sakın unutma, Atatürk'e dil uzatma sebepsiz. Sen anandan yine çıkardın amma, Baban kimdi bilemezdin şerefsiz... Neyzen Tevfik. |
||
|
||
| herkes kırılamaz ipince bir dal olmak gerekir kırılmak için ama dünya kütüklerin... ağlayamaz herkes ağlayabilecek kadar büyümek gerekir dünya ise küçüklerin... sevemez herkes bir orman olmak gerekir sevmek için bak ki dünya çöllerin... ve vakur bir damla olmak dalga için katılmak okyanusa aşk için,isyan için... YILMAZ ODABAŞI... |
||
|
||
| Bütün dünya bir sahnedir... Ve bütün erkekler ve kadınlar sadece birer oyuncu... Girerler ve çıkarlar. Bir kişi bir çok rolü birden oynar, Bu oyun insanın yedi çağıdır... İlk rol bebeklik çağıdır, Dadısının kollarında agucuk yaparken... Sonra mızıkçı bir okul çocuğu... Çantası elinde, yüzünde sabahın parlaklığı Ayağını sürerek okula gider... Daha sonra aşık delikanlı gelir, İç çekişleri ve sevgilinin kaşlarına yazılmış şirleriyle... Sonra asker olur, garip yeminler eder. Leopara benzeyen sakalıyla onurlu ve kıskanç, Savaşta atak ve korkusuz, Topun ağzında bile şöhretin hayallerini kurar... Sonra hakimliğe başlar, Şişman göbeği lezzetli etlerle dolu, Gözleri ciddi, sakalı ciddi kesmli... Bilge atasözleri ve modern örneklerle konuşur Ve böylece rolünü oynar... Altıncı çağında ise palyaço giysileriyle, Gözünde gözlüğü, yanında çantası, Gençliğinden kalma pantalonu zayıflamış vücuduna bol gelir. Ve kalın erkek sesi, çocukluğundaki gibi incelir. Son çağda bu olaylı tarih sona erer. İkinci çocukla her şey biter. Dişsiz, gözsüz, tatsız, hiç bir şeysiz.. William Shakespeare |
||
|
||
| HÜRRİYET KAVGASI Yine kitapları,türküleri,bayraklarıla geldiler, dalga dalga aydınlık oldular yürüdüler karanlığın üstüne. meydanları zaptettiler yine. Beyazit'ta şehit düşen sirkilip kalktı kabrinden, ve elinde güneş gibi taşıyıp yarasını yıktı şahmeranın mağarasını. DAHA gün o gün değil,derlenip dürülmesin bayrakalar Dinleyin,duyduğunuz çakalların ulumasıdır. Safları sıklaştırın çocuklar, bu kavga faşizme karşı,bu kavga hürriyet kavgasıdır NAZIM HİKMET RAN 1962 |
||