|
||
| Yağmur çiseliyor, korkarak yavaş sesle bir ihanet konuşması gibi. Yağmur çiseliyor, beyaz ve çıplak mürted ayaklarının ıslak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi. Yağmur çiseliyor, Serezin esnaf çarşısında, bir bakırcı dükkânının karşısında Bedreddinim bir ağaca asılı. Yağmur çiseliyor. Gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir. Ve yağmurda ıslanan yapraksız bir dalda sallanan şeyhimin çırılçıplak etidir. Yağmur çiseliyor. Serez çarşısı dilsiz, Serez çarşısı kör. Havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü Ve Serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü. Yağmur çiseliyor. |
||
|
||
| SANA BAKMAK her şey yapılabilir bir beyaz kağıtla uçak örneğin uçurtma mesela altına konulabilir bir ayağı ötekinden kısa olduğu için sallanan bir masanın veya şiir yazılabilir süresi ötekilerden kısa bir ömür üzerine. bir beyaz kağıda her şey yazılabilir senin dışında güzelliğine benzetme bulmak zor sen iyisi mi sana benzemeye çalışan her şeyden bir gülden bir ilk bir sonbahardan sor belki tabiattadır çaresi senin bir çiçeğe bu kadar benzemenin ve benim bilinci nasırlı bir bahçıvan çaresizliğim anlarım bitkiden filan ama anlatamam toprağın güneşle konuşmasını sana çok benzeyen bir çiçek yoluyla sen bana ışık ver yeter bende filiz çok köklerim içimde gizlidir gelen giden açan soran bere budak yok bir şiir istersin “içinde benzetmeler olan” kusura bakma sevgilim heybemde sana benzeyecek kadar güzel bir şey yok uzun bir yoldan gelen tedariksiz katıksız bir yolcuyum yaralı yarasız sevdalardan geçtim koynumda bir beyaz kağıt boşluğu her şeyi anlattım olan olmayan acıtan sancıtan bilsem ki sana varmak içindi bütün mola sancıları bütün stabilize arkadaşlıklar daha hızlı koşardım severadım gelirdim gözlerinin mercan maviliğine sana bakmak suya bakmaktır sana bakmak bir mucizeyi anlamaktır sağa sola bakmadan yürüdüğüm yollar tanıktır aşk sorgusunda şahanem yalnız kelepçeler sanıktır ne yazsam olmuyor çünkü bilenler hatırlar hem yapılmış hem yapma çiçek satanlar bahçıvanlar değil tüccarlardır sen öyle göz sen öyle toprak ve güneş ortaklığı sen teninde cennet kayganlığı iken sana şiir yazmak ahmaklıktır bir tek söz kalır dişlerimin arasından ben sana gülüm derim gülün ömrü uzamaya başlar verdiğim bütün sözler sende kalsın isterim ben sana gülüm derim gül sana benzediği için ölümsüz yazdığım bütün şiirler sana başlayan bir kitap için önsöz sana bakmak bir beyaz kağıda bakmaktır her şey olmaya hazır sana bakmak suya bakmaktır gördüğün suretten utanmak sana bakmak bütün rastlantıları reddedip bir mucizeyi anlamaktır sana bakmak allah’a inanmaktır YILMAZ ERDOĞAN |
||
|
||
| BENDE SANA YETECEK KADAR BEN KALMADI Sus pus olmuş, puslu bir İstanbul'muydu yüzün, yoksa çok bildik hüzünler mi taşınmıştı yüzüne Dolmabahçe da çay tadında.... Divit ucuyla yazılmış bir aşkın sureti vardı avuçlarında, tarih bir başka iklimin kıvamını gösteriyordu. Ben rehnedilmiş yelkovan gibi... hani akrep'i seven ama yüreği takvim yokuşlarında... Sinemada elinin elimde terleyişinin bir anlamı olmalı, sesinin sesimde yankılanmasının... sanki perdedekine üzülmüş ya da sevinmişsin de tesadüfen akmış yüzün içime... Yalan! Sen perdeye bakıyorsun, fikrin benim seyir defterimde.. ve ben amerikanca bir filmi kürtçe seyrediyorum... Kadın Beyoğlu'nun bir kış akşamında, üstündeki deri montun sahibine küs, soğukluğundan muzdarip yürüyordu... Adam da... Yürümek hiçbir şeyi çözmüyordu, bazı Aralık akşamlarında... Parmağında yaralı bir öyküyü taşıyordu adam... Kadının yüzünde bir hüzün... Hüzünlü aralık akşamında bir yüzük... Yüzüğün yüzünde dünya güzeli bir kadının kehaneti... ... Soğuğun ve karanlığın vehameti! Hayatı, bir başkasının pantolonu gibi, küçültülmüş, daraltılmış... İlk sahibinin o pantalonla yaşadığı şeyler, yani pantalonu pantalon yapan anılar, bazı ilkbahar bereleri yüzünden yapılan yamalar, ter tüketen yazlar... Hepsi daraltılmış... Yaşananlara bir beden büyük geliyor artık hayat! Bir aşkı paylaşmak için çok geç, bir paylaşıma aşık olmak içinse erken... Beni sevda yerimden vurdu yine zaman... Şimdi sana söylenecek tek cümle: Bende sana yetecek kadar ben kalmadı... |
||
|
||
| HASRETİNDEN PRANGALAR ESKİTTİM Seni, anlatabilmek seni. İyi çocuklara, kahramanlara. Seni anlatabilmek seni, Namussuza, halden bilmeze, Kahpe yalana. Ard- arda kaç zemheri, Kurt uyur, kuş uyur, zindan uyurdu. Dışarda gürül- gürül akan bir dünya... Bir ben uyumadım, Kaç leylim bahar, Hasretinden prangalar eskittim. Saçlarına kan gülleri takayım, Bir o yana Bir bu yana... Seni bağırabilsem seni, Dipsiz kuyulara, Akan yıldıza, Bir kibrit çöpüne varana, Okyanusun en ıssız dalgasına Düşmüş bir kibrit çöpüne. Yitirmiş tılsımını ilk sevmelerin, Yitirmiş öpücükleri, Payı yok, apansız inen akşamlardan, Bir kadeh, bir cıgara, dalıp gidene, Seni anlatabilsem seni... Yokluğun, Cehennemin öbür adıdır Üşüyorum, kapama gözlerini... Ahmet Arif |
||
|
||
| Bir Liseli Silüeti hayat hattında acemi tayfalardık ne avunduk sevinç müsvetteleriyle ne aşktan ikmale kaldık... bak her sabah bağıran yeni sabaha artık iklimler değişmiş, kuşlar da gitmiş tenimde eski ateş, gözlerimde fer bitmiş heybetli dağlar arasında göğümde yıldız yitmiş... sen hala anılarımın en beyaz yanısın sen buğulu bir camın ardından izlediğim hayatın yarısısın sen sağanakla gelen sabahlarda çok eski bir şarkının adısın... daha adamlar şehirlere otomobillerle geceler anılarla birlikte gelir siluetin giderek uzaklaşır, düşler de kilitlenir efkarım bir yaralı ayrılıktan beslenir (artık ne teneffüs zilleri çalar ne otobüs duraklarında sabırsız bekleyişler var...) kimse bilmez yıllar yılı hep aynı beyazla gezmek nedendi olsun! Yirmi yıl seni özleyerek yaşlanmak da güzeldi... Çünkü sen buğulu bir camın ardından izlediğim hayatın yarısısın sen sağanakla gelen sabahlarda çok eski çok eski bir şarkının adısın... |
||
|
||
| Ben Sana Mecburum Bilemezsin Ben sana mecburum bilemezsin Adını mıh gibi aklımda tutuyorum Büyüdükçe büyüyor gözlerin Ben sana mecburum bilemezsin İçimi seninle ısıtıyorum. Ağaçlar sonbahara hazırlanıyor Bu şehir o eski İstanbul mudur Karanlıkta bulutlar parçalanıyor Sokak lambaları birden yanıyor Kaldırımlarda yağmur kokusu Ben sana mecburum sen yoksun. Sevmek kimi zaman rezilce korkuludur İnsan bir akşam üstü ansızın yorulur Tutsak ustura ağzında yaşamaktan Kimi zaman ellerini kırar tutkusu Bir kaç hayat çıkarır yaşamasından Hangi kapıyı çalsa kimi zaman Arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu Fatih'te yoksul bir gramafon çalıyor Eski zamanlardan bir cuma çalıyor Durup köşe başında deliksiz dinlesem Sana kullanılmamış bir gök getirsem Haftalar ellerimde ufalanıyor Ne yapsam ne tutsam nereye gitsem Ben sana mecburum sen yoksun. Belki haziranda mavi benekli çocuksun Ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor Bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden Belki Yeşilköy'de uçağa biniyorsun Bütün ıslanmışsın tüylerin ürperiyor Belki körsün kırılmışsın telaş içindesin Kötü rüzgar saçlarını götürüyor Ne vakit bir yaşamak düşünsem Bu kurtlar sofrasında belki zor Ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden Ne vakit bir yaşamak düşünsem Sus deyip adınla başlıyorum İçim sıra kımıldıyor gizli denizlerin Hayır başka türlü olmayacak Ben sana mecburum bilemezsin |
||
|
||
| Özlemedim Seni Hiç özlemedim seni Özlemek dostluktandır dostluğundan öte bulmalıyım seni Sıcaklığını bulmalıyım dokunuşlarını, kenetlenişi Terimizle sulanmalı yeryüzü güneş terimizle ışıldamalı sabah olunca Apansız fırtınalar çıkmalı sarsılmalıyım Özlemek yanında olmak isteğidir gülüşünü görmek biraz da Hiç özlemedim seni Saçlarına gül takmam bir ırmak gibi akıtırım ovaya soluğunla yanar dudaklarımın bozkırı Akkor halindeki ufuk bakır bir tel gibi eriyip gider kraterler ortasında kalırım Toprak yarılır birden su kirlenir Ürpertir bu coğrafya bu serüven ikimizi bir anda yaşadığımı duyarım Hiç özlemedim seni Özlemek dostluktandır dostluğundan öte bulmalıyım seni Şair : Ahmet Telli |
||
|
||
| Sen seni kaybetmenin ne demek olduğunu bilemezsin... Sen seni hiç paylaşmadın ki... Hiç sensiz kalmadın ki... O, sensin işte! Ben onu sevdim. Ben senin, İçindeki o yakıcı yokluğu sevdim... İçindeki o sonsuz boşluğu... O özlediğim benliği sevdim... Sen hiç senden mahrum kalmadın ki... Yaşarım sandım. Herşeye ve hayata rağmen. Karanlıklara karışırım sonra nasılsa hep sabah olur Elimi kendi kanıma batırır sonra gider yıkarım... Geçip gider sandım herşey. Geçip gider yaşadıklarım... Öldüklerim... İyiliklerim ve o en çok da kendimi acıtan kötülüklerim... Hepsi geride kalır, ve ben aşkınla her sabah yeniden doğarım... Oysa şimdi ne kadar iyi anlıyorum; geçmişin uçurumlarına ittiğimiz o anlar, hiç kaybolmuyormuş Aldığımız her solukta içimize çektiğimiz o hayat, Dünden bir türlü kopamıyormuş... |
||
|
||
| PİŞMANLIK &nb sp; Eğer Tanrı, bir an için benim bir dolma kağıt bebek olduğumu unutup, bana biraz daha ömür verse idi: Büyük bir ihtimalle tüm düşündüklerimi söylemezdim; ama tüm söylediklerimi düşünürdüm. Eşyalara değerlerine göre değil de, &nb sp; ne anlama geldiklerine göre değerverirdim. Daha az uyur, daha çok rüya görürdüm. &nb sp; Çünkü gözümüzü ne zaman bir dakika kapatsak ışığı altmış saniye kaybederiz. Başkaları geri dururken, ben yürürdüm. Diğerleri uyurken, ben uyanık kalırdım. Başkaları konuşurken, ben dinlerdim. Güzel çikolatalı bir dondurmayı nasıl da seve seve yerdim. Eğer Tanrı, bana biraz daha ömür verseydi: Daha basit giyinirdim. Kendimi güneşe atar, & nbsp; sadece vücuduma değil, ruhuma da güneş banyosu yaptırırdım. Eğer bir yüreğim varsa, nefretimi buz üstüne yazar ve güneşin çıkmasını beklerdim. Yıldızlar üzerinde Van Gogh ile resim yapardım bir Benedetti şiirini düşlerdim ve bir Serrat şarkısı ile aya serenat yapardım. Dikenlerin acısını hissetmek için gülleri gözyaşlarımla sulardım, taç yapraklarını kızılca öperdim. Tanrım, biraz daha ömrüm olsaydı... Tek günümü, ; sevdiklerime onları ne kadar sevdiğimi söylemeden geçirmezdim. Her kadını ve erkeği, benim favorim olduklarına inandırırdım. Aşkın içinde aşkla yaşardım. &nb sp; Erkeklere, yaşlandıkları zaman aşkı bırakmalarının ne kadar yanlış olduğunu gösterirdim. Aksine aşık olmayı durdurduklarında yaşlanacaklarını gösterirdim. Bir çocuğa kanatlar verirdim. &nb sp; &nb sp; Ama uçmayı kendi başına öğrenmesi için onu rahat bırakırdım. & nbsp; Yaşlılara ölümün yaşla degil, unutmakla geldiğini öğretirdim. İnsanlar, sizden ne çok şey öğrendim. &nb sp; Gerçek mutluluğun, & nbsp; zirveyi nasıl ölçtüğünüze bağlı olduğunu bilmeden, herkesin dağın zirvesinde yaşamak istediğini öğrendim. Yeni doğmuş bir bebeğin, o minik elleri ile babasının parmağını sıktığında, aslında babasını ebediyen kapana kıstırdığını öğrendim. Ancak bir insanı yerden yukarı kaldırmak için yardım ettiğinde birisine yukarıdan bakma hakkının olduğunu öğrendim. Sizden bir sürü şey öğrendim. &nb sp; Ama bu öğrendiklerimi bir bavul içinde saklasa idim, hiç bir faydası olmayacaktı ve mutsuz ölecektim. |
||
|
||
| Memleketimi isterim Gök mavi,dal yeşil,tarla sarı kuşların ciceklerin diyarı olsun. memleketimi isterim ne başta dert ne gönülde hasret olsun. kardeş kavgasına bir nihayet olsun. memleketimi isterim ne zengin fakir ne sen ben farkı olsun, kış günü herkesin evi barkı olsun memleketimi isterim yaşamak,sevmek gibi gönülden olsun olursa bir şikayet ölümden olsun |
||
|
||
| İkimiz Aynı Günde Doğmuşuz İkimiz aynı günde doğmuşuz Birimiz kuş tüyü bir yatakta Birimiz acıların kucağında Birimiz doğar doğmaz üç doktor kesmiş göbeğini Birimizin kendi anası Birimize günlerce zevk mutluluk emzirmişler Birimize yokluk acı ve sefalet İkimiz aynı gün okula başlamışız Birimiz şehrin en pahalı kolejinde Birimiz bir mahalle mektebinde Birimizin evinde özel günler, özel öğretmenler Birimizin evinde yaşanmamış gün görmemiş En acı dersler... Ve yıllar sonrasında birimizin elinde yaldızlı diplomalar Birimiz ortaokuldan terk Ve hayatı boyunca tek! İkimiz aynı gün gurbete çıkmışız Birimiz avrupa'ya tahsile Birimiz askere Birimize adam oldu dediler alkış tuttular Birimizi hep yok saydılar ve de unuttular Birimiz hep ev değiştirdi, dost değiştirdi, sevgili değiştirdi Tıpkı gömlek değiştirir gibi Birimiz ne değişti, ne değiştirdi sevdiklerini Bir saatli bomba gibi gömdü içine çektiklerini! Ama birgün İkimiz de öleceğiz Elbette senin mezarın mermerden olacak Benimkisi şüphesiz meçhul kalacak Ama unutma Sakın unutma dostum Senin Tanrı'ya borcun Benimse hep alacağım olacak... Ahmet Selçuk İlkan |
||
|
||
| KARDELEN ne senden fazlayım ne senden az aynı macerada,ayrı iraz gözle biçim biçim kalple anlar içim ayrı gayrı olmaz sen yoksan ben hiçim Aç kardelen aç Dağın olayım,suyun olayım Göğün olayım aç her çiçeğin kar altından güneşe giden masalında yaşamak yeniden tazelenir yeniden anlamlanır ışığa uzanırken kardelen kış rüyasından ümidin mucizesiyle sevince uzanır |
||
|
||
| GÜL KOKUYORSUN Gül kokuyorsun bir de Amansız, acımasız kokuyorsun Gittikçe daha keskin kokuyorsun, daha yoğun Dayanılmaz bir şey oluyorsun, biliyorsun Hırçın hırçın, pembe pembe Öfkeli öfkeli gül Gül kokuyorsun nefes nefese. Gül kokuyorsun, amansız kokuyorsun Ve acı ve yiğit ve nasıl gerekiyorsa öyle Sen koktukça düşümde görüyorum onu Düşümde, yani her yerde Yüzü sararmış, titriyor dudakları Şakakları ter içinde Tam alnının altında masmavi iki ateş İki su/ İki deniz bazen Bazen iki damla yaz yağmuru Mermerini emerek dağlarının Şiirler söylüyor gene Ölümünden bu yana yazdığı şiirler Kızaraktan bir takım şiirlere Büyük sular büyük gemileri sever çünkü Ve odur ki büyüklük Şiir insanın içinden dopdolu bir hayat gibi geçerse O zaman ölünce de şiirler yazar insan Ölünce de yazdıklarını okutur elbet Ve senin böyle amansız Gül koktuğun gibi Yaşamın her yerinde. Gül kokuyorsun, amansız kokuyorsun Bu koku dünyayı tutacak nerdeyse Gül, gül! diye bağıracak çocuklar bütün Herkes, hep bir ağızdan: gül! Ve her şeyin üstüne bir gül işlenecek Saçların, alınların, göğüslerin üstüne Yüreklerin üstüne Bembeyaz kemiklerin Mezarsız ölülerin üstüne Kenetlenmiş çenelerin Ağarmış dudakların Unutulmuş çığlıkların üstüne Kederlerin, yasların, sevinçlerin üstüne Ve her şeyin üstüne bir gül işlenecek. Bir rüzgar, bir fırtına gibi esecek gül Yıllarca esecek belki Ve ansızın dünyamızı göreceğiz bir sabah Göreceğiz ki Biz dünyamızı gerçekten görmemişiz daha Geceyi, gündüzü, yıldızları Görmemişiz hiç Tanışmaya komamışlar bizi güzelim dünyamızla. Öyleyse dostlar bırakın bu yalnızlıkları Bu umutsuzlukları bırakın kardeşler Görecekseniz nasıl Güller güller güller dolusu Nasıl gül kokacağız birlikte Amansız, acımasız kokacağız Dayanılmaz kokacağız, nefes nefese. Edip Cansever Ayaklarını devrime ve sosyalizme sarkıtan çocuk... Sana her şeyin en güzeli yakışır... Şarkıların ve şiirlerin de... Devrimin ve devrimciliğin de... Başımız sol olsun... |
||
|
||
| Ferdâ senin: senin bu yenilik bu inkılap... Her şey senin değil mi ki zâten?.. Sen, ey gençlik Ey umudun güzel yüzü, işte aynan Karşında: sabahın saf ve bulutsuz semâsı, Titreyen kucağını açmış, bekliyor... Koş! Ey hayatın neş'eyle gülen tanyeri, işte herkesin Gözü sende; sen ki hayâtın ümidisin, Alnında bir yeni yıldız, yok, bir güneş, Doğ ufuklara; önünde şu çileli mâzi sönsün müebbeden. Sönsün müebbeden o cehennem; senin bugün Cennet kadar güzel vatanın var: Şu gördüğün Zümrüt bakışlı, inci gülüşlü kızcağız Kimdir, bilir misin? Vatanın!.. Şimdi saygısız Bir göz bu nazlı çehreye -Allah esirgesin-, Kem bir nazarla baksa tahammül eder misin? İster misin, şu ak sakalın pâk ve muhteşem Vakûr alnına bir kirli el demem, Hatta yabancı bir el uzansın? Şu makberi Razı olur musun taşa tutsun şu serseri? Elbet hayır; o makber, o vakûr alın Kudsî birer vatan misâlidir... Vatan çalışkan İnsanların omuzları üstünde yükselir. Gençler, vatanın bütün ümidi şimdi sizdedir. Her şey sizin, vatan da sizin her şeref sizin; Lâkin unutmayın ki zaman sert ve kendinden emin Sessiz adımlarla tâkip eder bizi. Önden koşan, fakat yine dikkatle her izi İncelemeye yol bulan bu yanılmaz izleyicinin Azarıyla utanıp kalırsak, yazık!.. Demin 'Ferdâ senin' dedim, beni alkışladın; hayır, Bir şey senin değil, sana ferdâ emanettir; Her şey emanettir sana, ey genç, unutma ki Senden de bir hesap arar şikâyetçi gelecek! Mâziye şimdi sen bakıyorsun, uyanmış, Âti de sana kuşkuyla bakacak. Her uzvu ihtiyaç fırtınasıyla sarsılan Bir neslin oğlusun; bunu hatırla zaman zaman. Asrın, unutma, şimşeklerle aydınlanan ilerleme asrıdır: Her yıldırımda bir gece, bir gölge devrilir. Bir yükseliş ufku açılır, yükselir hayat; Yükselmeyen düşer: Ya terakki ya çöküş! Yüksemeli, dokunmalı alnın semâlara; Doymaz, insan denilen kuş yükselmeye... Uğraş, didin, düşün, ara, bul, koş, atıl, bağır; Durmak zamanı geçti, çalışmak zamanıdır! (2 Şubat 1910) Tevfik Fikret |
||
|
||
| ŞEYİST “Biz talebeyken şeydik İyi arkadaştık şeylen Biliyorsunuz şeylen şey olunmaz Ben bir şeyi bitirince babam Şey dedi şey partisine girdim Zaten şeyle evlenmiştim Şey şeye gidelim dedi gittik Şeysiz de olmuyor döndük İki şeyim oldu büyüdüler Doktor sende bir şey var diyor şimdi Tabiy bende bir şey var: sayamadığın kadar Çünkü ben bir şeyim Her şey de bir şeydir ama Ben başka bir şeyim Ben şeyim” |
||