|
||
Vincent Van Gogh _ Yildizli gece![]() Vincent van Gogh_kendi portresi Pablo Picasso_les demoiselles d'avignon ![]() Pablo Picasso_aglayan Kadin ![]() Pablo Picasso_GUernica ![]() Paul Gauguin_Nave Nave Moe ![]() Henri Matisse_Harmony in red ![]() Edvard Munch_Scream ![]() Gustav Klimt_der kuss ![]() Paula MOdersohn-Becker ![]() Albrecht Dürer_kendi portresi ![]() Francisco de Goya_die erschießung der Aufständischen ![]() Jaques louis David_der schwur der horatier ![]() Caspar David Friedrich_kreidefelsen auf rügen ![]() Theodore Gericault_das floß der medusa eugene delacroix_freiheit führt das volk an ![]() leonardo da vinci_mona lisa ![]() Wilhelm Leibl_drei frauen in der kirche ![]() Franz Marc_kleine gelbe Pferde
|
||
|
||
| Vincent Willem van Gogh (30 Mart 1853 – 29 Temmuz 1890) Hollandalı ressam, Avrupa sanat tarihinin en büyük ressamlarından biri olarak bilinir. Yapıtlarının hepsini (900 resim ile 1100 çizim) akıl hastalığına yakalanıp kendini öldürmeden önceki on yıllık süre içerisinde üretti. Yaşamı süresince hiçbir yapıtını satamayan Van Gogh'un tanınması, ölümünden 11 yıl sonra, 1901'de resimlerinden 71'inin Paris'de sergilenmesiyle başlar. Bugün Avrupa sanat geçmişinin en önemli ressamlarından biri sayılan Van Gogh'un (Hollandaca söylenişi "fan hoh", ama Türkçe'de "van gog" olarak yaygındır), dışavurumculuk, fauvism ile soyutlama'nın erken dönemleri üzerinde büyük etkisi olmuştur. Amsterdam'daki Van Gıgh Müzesi, onun ve çağdaşlarının yapıtlarını barındırır. Yine Hollanda'daki Otterlo müzesinde de çok sayıda Van Gogh yapıtı vardır. Van Gogh'un bazı resimleri yeryüzünün en pahalı resimleri arasında yeralırlar. 1987'de "Irisler (Süsenler)" adlı tablosu 53.9 milyon ABD dolarına, 1990'da da "Doktor Gachet'in Portresi" adlı tablosu da o zamana dek görülmemiş 82.5 milyon ABD dolarına satılmıştır. Van Gogh, bir papazın oğlu olarak 1853 yılında Hollanda'nın güneyinde bir köyde dünya'ya geldi. 19. Yüzyılın yazgısı en trajik sanatçılarından biri olan Van Gogh, içinde sürekli bunaltılar yaşar ve hiçbir işe yaramadığına olan inancı, bir şeyler yapma, bir çıkış bulma isteğidir bunaltılarının nedeni. Acı çeker, mutsuzdur, huzursuzdur ve yalnızdır ama resimleriyle neşe ve sevinç uyandırmak istemiş, acıları sevince, hüzünleri neşeye ve yalnızlığı birlikteliğe döndürmeye çalışmıştır. İnsanların yalnızlık, hüzün ve acı içindeki hallerinden etkilenip bunları da resimlerinde yansıtmıştır. Acı çekenlere ilgi duymuştur; içinde yaşadığı dünyada kendisini uyumsuz hisseden bütün melankolikler gibi. Mutsuz olması yalnızlığındandır. Hiçbir zaman hiçbir şeyi başaramayacağına olan inancı, kendisinden kuşku duyması, trajik yazgısı, yaşamına son vermesidir onu melankolik yapan. Dünyada kendisini alçalmış, sevgilerden uzaklaşmış görmüştür Van Gogh. Yararsızlığının kendi elinde olmadığını, yazgının çizdiği olaylar dizisi sonucu bir kafese tıkıldığını, bir şeyler yapmak istediğini ama bunun yolunu bulamadığını yazar Theo'ya mektuplarında. Daha sonra yapacağı işi bulmuş ve kendini tamamıyla ona adamıştır büyük bir coşkuyla. Yaşam öyküsü Basit bir rahibin oğlu, ama zengin tablo tacirlerinin yeğeniydi, 1869da, Paris'in Goupil galerisi tarafından La Haye'de açılan şubeye satıcı olarak girdi. 1873'te buradan müessesenin Brüksel, daha sonra Londra şubesine nakledildi. Ev sahibesinin kızı Ursula Loyer ile evlenmek istedi. Bu teklifin reddedilmesi üzerine ilk ruhi buhranını geçirdi. Yerinin değiştirilmesini istedi ve Paris'e yerleşti (1875). Meslekdaşı İngiliz Gladwell ile teması mistikliğini coşturdu ve çalışması düzensizleşti. Aralıkta, Noel yortusunu geçirmek üzere Etten'de (Kuzey Brabant) ailesinin oturduğu rahip evine hareket etti ve işinden ayrıldı. Nisan 1876 'da Ramsgate'e gitti; orada özel bir öğretim kurumunda çalıştı. Babasının oturduğu rahip evine döndükten sonra, 1877 başında Dordrecht'te bir kitabevine girdi. Ama düzenli bir çalışma gösteremedi; çünkü rahip olmayı aklına koymuştu. Bunun üzerine, amcalarından ikisi kendisine Amsterdam'a gelerek oradaki ilahiyat okuluna hazırlanmak imkânını sağladılar. Ama on beş ay boyunca büyük bir çaba gösterdiği inancıyla çalışmasına rağmen sonuç başarılı olmadı. Brüksel'de bir rahip okuluna kabul edilen Van Gogh, Mens yakınlarındaki Borinage'a gönderildi; orada kendisine çok acı veren bir olaya şahit oldu: maden işçilerinin sefaletini gördü ve onlar için varını yoğunu harcadı. Gerçekle bu temas Van Gogh'a Tanrı inancını kaybettirmişti. Bu umutsuzluk aylarının hatırasını muhafaza edebilmek için Belçika'nın güneyi ile Fransa'nın kuzeyinde yaya dolaşarak resim çizmeye başladı. Bitkin düşmüştü; 1880 ilkbaharında kısa bir süre Etten'de kaldı. Bu sıkıntı ve yalnızlık döneminde, Paris'teki Goupil galerisinde onun yerine geçmiş olan erkek kardeş Theo'ya uzun mektuplar yazmaya başladı. Theo, Van Gogh'a yardım vaat etti ve desenlerinin kabiliyetini ortaya koyduğunu görerek, yolunu şaşırmak üzere olan kardeşini destekledi. Theo'nun para yardımını kabul eden Van Gogh desen çalışmak üzere Brüksel'e gitti. Sonra gene Etten'e döndü, ama hırçın karakteri yüzünden rahip evindeki hayat ona güç geldi. Üstelik, Kate adındaki genç bir dul olan kuzinine âşık olmuştu. Genç kadın La Haye'e çekildi, ama Van Gogh peşini bırakmadı ve Kate'i görmesine engel olunursa kendi elini yakacağını söyledi. Bu ara, bir fahişeyle tanıştı. Sien adındaki bu kadının acınacak durumu Van Gogh'u duygulandırmıştı. Bu kadın ve çocuklarıyla birlikte yaşadı, mutluluğu bulduğunu sandı ve resim yapmaya başladı, ilişkisini uzun süre kardeşinden sakladı; ama Theo, 1883 eylülünde yaptığı bir ziyaret sırasında durumu gördü. Van Gogh, istemeyerek Sien'den ayrıldı; Drenthe bölgesine gitti; orada birçok manzara resmi yaptı; sonra, artık Nuenen'de (Kuzey Brabant) olan baba evine döndü. 1885'te babası öldü. Van Gogh o sırada en verimli çağındaydı. İlk büyük kompozisyonu olan Patates Yiyenlerdi (Kröller-Müller müzesi) bu dönemde yaptı. Daha önce ise birçok taslak çizmişti. Tekniğini zayıf buluyordu; bunun için Anvers akademisine yazıldı; ama okul disiplinini kabul edemedi; 1886'da, kardeşine haber vermeden Paris'e gitti. Buraya kadar, Van Gogh'un hayatı, kardeşi Theo'ya hemen her gün yazdığı uzun mektuplar dolayısıyla bilinir. Ama Theo'nun Van Gogh ile birlikte Montmartre'da geçirdikleri iki yıl hakkında elde çok az belge vardır. Van Gogh'un evrimi sadece resim dolayısıyla bilinmektedir. Başlangıçta ağır ve karanlık olan resmi, Theo'nun eserlerini sattığı izlenimcileri keşfetmesinden sonra aydınlandı. Atelyede Cormon ile birlikte çalıştı; Emile Bernard, Toulouse-Lautrec ve Gauguin ile ilişki kurdu. Paris'te, git gide daha serbest bir dokusu olan iki yüz kadar tuval hazırladı; Montmartre'dan, Asniere'den manzaralar ve kendi kendisinin yirmi üç portresini yaptı. Haşin karakteri birlikte yaşamayı güçleştirdiği için kardeşi ona güneye gitmesini, o sıralar Japon estamplarında aradığı yoğun ışığı güneyde bulabileceğini öğütledi. Van Gogh 1888 şubatında Arles'a vardı ve çalışmaya koyuldu. Ama yalnızlıktan rahatsız oldu, dostlarının yanında çalışacağı bir atelye hayal etmeye başladı; kardeşi Theo'nun Gauguin'in bir resmini satın almasını sağladı. Gauguin böylece, Bretagne'dan ayrılarak Van Gogh'un Arles'daki evine yerleşebilecekti. Ekimde Gauguin geldi; ama aralarındaki anlaşmazlıklar git gide arttı. Sonunda, bir gün Van Gogh, Gauguin'in üstüne yürüdü, sonra kendi kulak memesini kesti. Gauguin'in kaçmasından sonra Theo kardeşinin yanına döndü ve kendini Arles hastahanesine kaldırttı. 1889 Mayısında ise Van Gogh Saint-Remy yakınındaki Saint-Paul-de-Mausole akıl hastahanesine yatmak istedi. Burada, irsi bir sara çeşidinin yol açtığı nöbetlere rağmen çalışmasına hırsla devam etti. Provence'ta iki yüz elliden çok portre (Kesik Kulaklı Kendi Portresi, Arles'lı Kadın, Postacı Roulin) ve manzara resmi (Arles'daki İngiliz Köprüsü, Zeytinlik, San Buğdaylar), kamış kalemle birçok desen yaptı. Ocak 1890'da, Mercure de France'ta yayımlanan ve hayatı boyunca kendisiyle ilgili tek makale olan, Albert Aurier imzalı bir yazı çıktı. Mayıs'ta Paris'e döndü; sonra, Pontoise yakınında. Dr. Gachet'nin oturduğu ve Pissarro tarafından kardeşine tavsiye edilen Auvers-sur-Oise'a yerleşti. Doktor kendisini iyi karşıladı; ama ilişkilerinin kısa zamanda bozulduğu sanılır. 27 Temmuz 18902da Pontoise'dan aldığı bir tabanca ile intihara kalkıştı; kaldığı otelin sahibi. Dr. Gachet'yi çağırttı; doktor Van Gogh'un durumunu umutsuz buldu. Gerçekten de Van Gogh öldü. Onun ölümünden altı ay sonra kardeşi Theo da öldü. Theo, Van Gogh'un cenaze töreninde, kardeşinin o ateşli çalışma döneminde yaptığı yetmiş tablodan bazılarını törene gelenlere dağıtmıştı. Böylece, ölümünden önce adı bilinmeyen Van Gogh, özellikle 1891'de Bağımsız sanatçılar salonunda düzenlenen sergi sayesinde kısa zamanda ün kazandı. Beylik ve kaba gerçeklerin ressamı olan Van Gogh (meselâ natürmortları), bu gerçeklerde bütün bunalımlarını, Tanrı ve ışık özlemini yansıtmayı bildi. Hollanda resmiyle, özellikle de Rembrandt ile başlayan ve maddeye apayrı bir anlam getiren bu anlayış, Van Gogh'da renklerin büyük karşıtlıklar doğuracak şekilde kullanılışına bağlıdır. Anvers döneminde bu karşıtlık en güçlü biçimine varmış ve gerçekten «insanoğlunun korkunç tutkuları»nı anlatan yepyeni bir dil olmuştur. Van Gogh, modern ressamlar arasında, çağdaşlarımızın duyarlığını şüphesiz en derin bir biçimde etkilemiş olan kimsedir. Fov'lar ve izlenimciler üstündeki etkisi çok büyüktü. Eserlerinin büyük bir kısmı Kröller-Müller müzesinde ve Hollanda devletine satılmış olan koleksiyondadır (Rijksmuseum). Van Gogh'un, Theo'ya, ailesine ve dostlarına mektupları birçok defa yayımlanmıştır. |
||
|
||
| Pablo Picasso 25 Ekim 1881’de, İspanya, Malaga’da; Sanat ve Resim öğretmeni olan Don José Ruiz Blasco ve Doña Maria Picasso y Lopez’in oğlu olarak dünyaya geldi. 1889’da, 8 yaşındayken, ilk yağlıboya tablosu olan “El pequeño picador”u yaptı. 1891’de ailesiyle birlikte kuzey İspanya’ya taşındı. 1892’de babasının çalıştığı Instituto da Guarda’da eğitim görmeye başladı. 1894’te “La Coruña” adlı dergi için portre ve karikatürler çizmeye ve yakınlarına ait ilk yağlıboya portre çalışmalarına başladı. 1895’te, babasının Berselona Güzel Sanatlar Okulu’nda profesör olması nedeniyle, Barselona’ya taşındı ve Picasso da aynı okula devam etti. 1896’da “La Primera Comunión” Barselona Güzel Sanatlar ve Endüstri Sergisinde yer aldı. 1897’de, “Ciencia y caridad” ile Madrid ulusal güzel sanatlar sergisi’nde mansiyon ve Malaga’da bölgesel bir sergide altın madalya aldı. 1899’da sıkça Barcelona’da bulunan “Els Quatre Gats” adlı kafeye gitmeye başlar, Casagemas, Sabartés ve İspanyol modern resminin temsilcileri olan Rusinol ve Nonell gibi kişilerle tanıştı. 1900’de Els Quatre Gats’de 150 portreden oluşan ilk sergisini açtı. 1903’te the Last Moments serisi Uluslararası Paris Sergisi’nde yer alan İspanyol Pavyonu’nda sergilendi. Picasso sergi için Paris’e gitti ve bazı resimleri karşılığında ayda 150 frank ödemesi koşuluyla sanat simsarı Pedro Manach ile ilk sözleşmesini imzaladı. Aynı yıl, İspanya’ya dönen Picasso Madrid’e yerleşti 1901’de yeniden Paris’e taşındı. Yakın arkadaşı Casagemas’ın intiharından çok etkilendi ve “mavi dönem” olarak adlandırılan çalışmalarının üretim sürecine girdi. Resimlerini annesine ait olan Picasso ismiyle imzalamaya aynı dönemde başladı. Yeniden Barselona’ya yerleşti ve 1904’te Paris’e, “Bateau-Lavoir”daki stüdyosuna taşındı. Sıkça gittiği “Lapin Agile”de, Apollinaire ve Salmon gibi şairlerle tanıştı. Médrano Sirki’nin hayatına girmesiyle birlikte, konularında ve kullandığı renklerde değişiklikler oluştu. 1905’te Apollinaire Picasso hakkındaki ilk eleştiriyi yazdı ve eleştiri, “La Plume” dergisinde yayınlandı. 1906’da, “Pembe dönem”ine ait resimleri Ambroise Vollard tarafından satın alındı. Aynı yıl, Matisse ve Derain ile tanıştı. 1907’de, Afrika sanatıyla karşılaştı ve primitif sanat eserlerinin etkisiyle ahşap heykeller yapmaya başladı. Aynı dönemde, Apollinaire aracılığıyla Braque ile tanıştı. 26 yaşındayken, “Les demoiselles d’Avignon”u yaptı. 1908’de, “Kübizm” tanımı ilk kez, sanat eleştirmeni Louis Vauxcelles tarafından, Kahnweişer Galerisi’nde gerçekleşen Braque sergisi hakkında yazılmış bir metinde kullanıldı. İlerde Analitik Kübizm ve Sentezci Kübizm’in doğuşunu sağlayacak olan Braque-Picasso ortaklığı kuruldu. I. Dünya Savaşı sırasında, daha realistik bir üslupta resimler yapan Picasso, Jean Cocteau, Diaghilev ve Satie ile tanıştı ve bale gösterisi için sahne tasarımı yapmayı kabul etti. “Parade” için dekor tasarımı yaptı ve dansçılarla birlikte önce Roma’ya daha sonra da Madrid’e gitti. 1918’de balerin Olga Koklova ile evlendi. Bu dönemde klasisist ve provakatif olmayan eserler üreten Picasso, Le Tricorne ve Pulcinella baleleri için de dekor tasarladı. 1921’de ilk oğlu Paul dünyaya geldi. Aynı yıl, Sophokles’in ardından Cocteau ile birlikte “Antigone” için dekor tasarladı. 1931’de Picasso’nun ilüstrasyonlarının yer aldığı “Ovid’s Metamorphoses” ve Balzac’a ait “Le chef-d'oeuvre inconnu” basıldı ve yayınlandı. 1932’de New Yrok ve Londra’da Picasso üzerine sergiler açıldı. Yine 1932’de, Picasso tarafından seçilen 236 eserden oluşan retrospektif Paris, Galeri Petit’de ve ardından Kunsthaus Zürih’te sergilendi. 1933’te André Breton’un Picasso’nun heykelleri üzerine yazdığı bir metin, Brassai tarafından çekilen fotoğraflarla birlikte yayınlandı. 1936’da İspanya İç Savaşı’nın başlamasıyla birlikte, İspanyol Hükümeti Picasso’ya sembolik olarak Prado Müzesi yöneticiliğini verdiler. 26 Nisan 1937’de İspanya’nın Guernica kasabası Almanya tarafından bombalandı ve Picasso İspanyol Pavyonu’nda sergilenmek üzere “Guernica” tablosunu yaptı. “Les demoiselles d’Avignon” New York’ta bulunan MOMA tarafından satın alındı. Picasso’nun, General Franco tarafından idare edilen faşist rejim sürdüğü sürece İspanya’ya dönmesine izin vermediği tablo “Guernica” da uzun yıllar New York’ta sergilendi. 1944’te Paris’in kurtuluşuyla birlikte, Komünist Parti’ye katıldı ve Barış Hareketi’nin aktif bir üyesi oldu. 1950 ve 1961 yıllarında Lenin Barış Ödülü’nü aldı. Amerika’nın Kore çıkartmasını, Sovyetlerin Macaristan’ı işgal etmesini protesto etti. 1948’de Paul Haesaerts, Picasso hakkında bir belgesel çekti ve Maison de la Pensée française, Picasso’nun seramik sergisine ev sahipliği yaptı. 1952’de Vallauris Şapeli için “Savaş ve Barış” adlı iki panelden oluşan projesini gerçekleştirdi. 1966’da, Picasso’nun 85. doğumgünü için bir çok organizasyon gerçekleştirildi. Paris’te, Büyük ve Küçük Saray’larda resim ve heykelleri sergilendi. 1967’de dev metal bir heykeli Chicago’ya yerleştirildi. 1971’de 1912’de yapmış olduğu ilk metal heykeli MOMA’ya bağışladı. 1973’de, 92 yaşında öldü. ...................... 20. yüzyılın dahi sanatçısı Picasso, hayatı ve eserleri ile hiç şüphesiz tüm dünyanın ilgisini kazanmayı başardı. 20. yüzyılda Batı sanatının en önemli isimlerinden olan Pablo Picasso, aynı zamanda en çok milyon doların üzerinde satılan resme de imza atan isim. Malaga doğumlu olan Picasso, 50. doğum gününe geldiğinde artık tüm dünya tarafından tanınan bir modern sanatçı olmuştu. Picasso'dan evvel hiç kimse kendi yaşam süresince başarısının meyvelerini toplayamamıştı. 16. yüzyılın dehalarından Titan'ın veya 17. yüzyılın vazgeçilmez ismi Velasquez'in bir kaç bin kişiden fazla hayranı olmadığını da hatırlatalım. Ancak Picasso'nun hayran kitlesinin yüz milyonlarca kişiden oluştuğu bir gerçek. Picassonun hayatı ve eserleri dillere destan oldu, hatta filmlere bile konu oldu. Picasso'nun Sivri Görüşleri... Batıl inançları ve ilginç bir mizah anlayışı olan Picasso, tartışmalı özel hayatı ile gazetelere de sık sık konu oldu. Picasso'nun özellikle kadınlarla olan ilişkileri eleştirildi. Örneğin kadınlar hakkında söylemiş olduğu "Kadınlar ya tanrıça gibidirler, ya da paspas gibi" görüşü feministleri ayağa kaldırmış olsa da, kadınlar bu düşüncelerini bile bile sanatçının büyüsüne kapılmaktan kendilerini alamıyorlardı. Picasso'nun hayatının dönüm noktalarına bir göz atalım: Picasso 1881 yılında İspanya'nın Malaga şehrinde dünyaya geldi. 1904 yılında Paris'e yerleşti. 1910 yılında Georges Br**ue ile Kübizm üzerine çalışmaya başladı. 1937 yılında Guernica tablosu ile İspanyol İç Savaşı'nda bombalanan Bask bölgesini ölümsüzleştirdi. 1962 yılında Sovyetler Birliği'nden İkinci Lenin Barış Ödülü'nü aldı. 1973 yılının Nisan ayında Fransa'da öldü. 1980 yılında New York'un ünlü Modern Sanatlar Müzesi'nde açılan Picasso sergisine 1 milyondan fazla ziyaretçi gitti... Picasso, politik açıdan da şanslı sayılırdı. Her ne kadar Naziler Picasso'nun sanatını dejenere olarak nitelendirmiş olsa da Almanlar Paris'i işgalleri sırasında Picasso'yu korudular. Hiç bir ressam, Michelangelo bile yaşamı süresince kendi şöhretine bu denli tanık olmadı . Medya tarafından kuşatılan Picasso'nun her bir hareketi, eseri ve tarz değişikliği tartışma yaratmışsa da yine dünyayı saran ününü medyada yer almasına borçludur. 20. yüzyılda doğan bütün sanat akımlarına ilham veren Picasso, Kübizm'in de Georges Br**ue birlikte yaratıcısı olarak tarihe geçti. Belki de Picasso'nun etkilemediği tek sanat akımı olan Soyut Resim dalı bir istisna olarak kabul ediliyor. Alışılmışın dışında metal üzerine, tahta veya bronzla çalışan Picasso, heykeltraşlık alanında da çok etkili oldu. Mesela bir gitarı parçalar oluşturarak meydana getiren Picasso bir kalıp halinde çalışmak yerine parçaları bir araya getirme tekniği ile de biliniyor. Kolaj tekniği olarak bilinen değişik kâğıt parçalarını yüzeye yapıştırarak bir bütün yaratma tekniği de Picasso nun Br**ue ile başlatmış olduğu modern sanat tekniklerinden biri. Sürrealistlere hiç bir zaman dahil olmasa da, Picasso 1920'lerde ve 1930'larda insanın vücudunu korkunç şekilde resimleyerek yankı uyandırdı. Aynı şekilde şiddet içeren üslubu ile Eros ve Thanatos'un erotik portrelerini de yaptı. Picasso'nun realist bir ressam olmamasına rağmen Guernica adlı eseri tarihin en etkileyici politik eserleri arasında yer almaktadır. Modern Dünyada Yaşam Picasso bir dahi olarak kabul ediliyor. Mavi ve pembe dönemleri ise 19. yüzyılın Sembolist akımının yansımaları olarak kabul ediliyor. Modern dünyada yaşamanın tecrübesi ile Modern Sanatı yaratan Picasso, hayatının çoğunu Paris'te geçirdi. Modern dünyanın bir parçası olan gazeteler, afişler, posterler, ve işaretler; hep Kübizm akımının esin kaynakları idi. Picasso ne bir felsefeci ne de bir matematikçi idi. Ancak Br**ue'la birlikte 1911 ve 1918 yılları arasında yapmış olduğu çalışmalar herkesin kafasını karıştırdı. Henüz Pop Art sanatçılarının hiç biri doğmamışken Picasso, Pop Art'ın dinamiklerinden istifade ediyordu bile. Kübizm; anlaşılması zor, karmaşık bir üslup olmasına rağmen 20. yüzyılın en etkin sanat akımı olarak kabul görüyor. Picasso kendini başkalarından soyutlamak istermişçesine gidip geçmişteki klâsik akıma kendini kaptırdı. Picasso'nun o dönemdeki eserlerinde Corot ve Ingres gibi klasik sanatçıların etkilerini gözleyebilirsiniz. Picasso'nun klasik dönemi aynı zamanda özgürlük hareketi olarak da değerlendiriliyor. Br**ue'den sonra, hayatının geri kalan kısmında Picasso hep yalnız çalıştı. Bir başka ünlü ressam olan Matisse ile hayatının sonuna doğru dostluk kurdu. Picasso'nun yakın çevresi yazarlar ve şairlerden oluşuyordu. Modern Sanattan Kopuş Halk, Picasso'yu Modern Sanatçı olarak değerlendirmiş olsa da Picasso Modern Sanattan kopmuştu. Dünyanın önde gelen modern ressamlarından Kandinsky ve Mondrian kendi eserlerini insanlığın evrimi ve gelişimi olarak görüyorlardı. Ancak Picasso kendini ütopik bir ressam olarak görüyordu. Bir amaç için yapılan sanatı gülünç diye nitelendiren Picasso, "Yaptığım her şeyi bugün çerçevesinde kalması dileğiyle yapıyorum" diyerek, "Söylenmesi gereken bir şey olduğunu düşündüğümde ne geçmişi ne de geleceği düşünürüm, sadece o anı göz önünde bulundururum" diye de devam ediyor. Sanatı kendini ifade etmenin en özgür şekli olarak gören Picasso, "Resimlerim beni sürükler" demiş. Ne Matisse, ne Mondrian, ne de Br**ue gibi modern sanatın önde gelen isimleri Picasso'nun bu son sözünü onun kadar hissederek yaşayabilmişlerdir. Sanatında her şey hisler ve arzular üzerine kurulmuştur Picasso'nun. Amacı bir tutarlılık portresi çıkarmaktan ziyade his ve duyguların doruk noktasını yakalamaktı. Yarattığı şekillerle ve bu şekillerin birbirleri ile bağlantısı ile bu anlatmak istediği doruktaki duyguları ifade etmeye çalışıyordu Picasso. Matisse ve Pierre Bonnard gibi renk ustası olmadığı bir gerçek. Ancak Picasso sanatında metaforlar kullanarak adeta Vahi gibi bir ifade katmayı başarıyordu. Bu özelliği ile modern sanat akımına baş kaldırıyordu. Zira modern sanatta hikaye anlatımı yoktur. Ancak Picasso metaforlar kullanarak gizlenmiş bir şekilde hikaye anlatıyordu eserlerinde. Kübizm ve Kadınlar Picasso'nun hayatında Kübizmin dışında önemli bir yer teşkil eden şey kadınlar idi. Picasso'nun kadınlarla olan ilişkisini detaylı bir biçimde görebileceğiniz bir film, geçtiğimiz senelerde sinemada işlendi. Surviving Picasso adlı filmde Picasso rolünü üstlenen Anthony Hopkins, karmaşık duygular içerisinde yaşayan eksantrik bir ressamın iç dünyasını sinemaya aktarmış. Çıplak kadın figürü, Picasso'nun vazgeçemediklerindendi. Picasso'nun özelikle 1920'li yıllardan sonra görsel dünyasındaki her şey çıplak kadınlarla alâkalı idi. Picasso'nun çıplak kadın figürlerinde, mesela 1930'lu yıllarda metresi Marie-Therese Walter'in resimlerinde gözlendiği gibi güçlü bir erotizm ve duygu yüklü olduğunu görüyoruz. Bu resimler, Picasso'nun fantastik iç dünyasının yansımaları olarak tarihe geçtiler. Picasso'nun en güzel yılları Les Demoiselles d'Avignon (1907) ile Guernica'nin (1937) arasındaki o otuz yıllık süreçtir. Bir süreklilik içerisinde savaş yıllarında ellilerde, altmışlarda ve yetmişlerde Picasso ressim ve baskılarını yapmayı aralıksız bir şekilde sürdürdü. 19. yüzyıldan Esintiler Bazen 19. yüzyılın ressamlarından esinlenerek yani Velazquez , Goya, Poussin, Delacroix, Manet ve Courbet gibi isimlerin etkileriyle seriler halinde eserler meydana getirdi. Hayatının son yıllarında manik ve obsessif bir ruh haline giren Picasso kendi ölümüne ruhen hazırlanır gibiydi. Picasso'nun ölümü, toplumda büyük bir boşluk yarattı ve halen bugün kimse Picasso gibi bir dehanın yerini doldurabilecek potansiyelde değil dersek yanlış olmaz. Picasso'nun eserlerine baktığımızda cambazlar, çingeneler, Akdeniz'in sembolleri olarak kullandığı boğalar, koyunlar ve çobanlar, Yunan Mitolojisi'nden Minotor gibi karakterler ve kadınlar en sık rastlanan karakterlerdir. Hayatı boyunca üslubunu devamlı değiştiren Picasso, resimden heykele, poster tasarımından tiyatro dekoruna her türlü çalışmaya el attı. 20. yüzyıl sanatçıları arasında en renkli isim olarak hiç şüphesiz aklımıza Picasso geliyor. Picasso yaşadığı Yüzyıl'ın tartışmalı sanatçılarının başında yerini alıyor. Dünyanın en büyük sanat müzayedelerinde fiyat rekorları kıran Picasso imzalı tablolar, Guiness Rekorlar Kitabında da yerini koruyor. Bugün Picasso'nun eserlerini dünyanın en önemli müzelerinde görmek mümkün. Avenonlu Kızlar 40 yıllık bir sürede yapılmış el dokuması bir halidir; şu an Sabancı Müzesi'ndeki Picasso'nun sergisinde asılıdır. Gerçekten muhtesem ve büyük bir tasarım örneği. Alıntı
|
||
|
||
| Paul Gauguin Modern sanatın öncülerinden olan Gauguin, 1848 yılında orta halli bir ailenin çocuğu olarak Paris'te dünyaya gelmiştir. Üç yaşındayken ailesiyle birlikte Güney Amerika'ya gitmiş ve yedi yaşına kadar Peru'da yaşamıştır. Belki de, çocukluğunda yaşadığı bu tecrübe nedeniyle hayatı boyunca uzaklara özlem duyacaktır. Paris'e döndükten sonra, 1865 yılında deniz kuvvetlerine katılmış, 1871 yılında buradan ayrılarak borsada çalışmaya başlamıştır. Başarılı bir kariyer ve düzenli bir aile hayatına sahip olan Gauguin, bu sırada izlenimci ressamların eserlerini toplamaya başlamıştır. Ancak onun resme duyduğu ilgi, bir koleksiyoner olmakla sınırlı kalmayacak; hafta sonlarını resim yapmaya ayırarak başladığı bu amatör uğraşı, onun sanat tarihinin en dikkat çekici isimlerinden birisi olmasına yol açacaktır. 1876 yılında, izlenimcilerin bilge büyüğü Pissarro'yla tanışmış ve aynı yıl Salon sergisine bir resmini yollamıştır. Nihayet, 1883'de sadece resim yapmaya yoğunlaşabilmek için mesleğini terketmiştir. Bu dönemde Monet, Sisley ve Pissarro etkisi altında izlenimci resimler üreten Gauguin, 1880- 1886 arasındaki izlenimci sergilerin dördüne katılmıştır. Ancak, resim tutkusu ailesinin geçimini sağlamasına yeterli olmayınca işinden sonra ailesini de terketmek zorunda kalmış ve 1886 yılında Kuzey Fransa'ya Pont Aven'e giderek burada uygarlıktan ve şehrin karmaşasından uzakta resim üretmeye yoğunlaşmıştır. 1888 tarihli Yakup'un Melekle Mücadelesi bu döneme ait önemli çalışmalarından birisidir. Pont Aven'de genç sanatçı Emile Bernard ile birlikte sentetizm adını verdikleri yeni bir resim üslubunu geliştirmiştir. Bu; iki boyutlu resimde üç boyut hissini vermek için kullanılan göz aldatıcı teknikleri bir yana bırakan dekoratif bir üsluptur. "Renk iki boyutlu bir tabaka olarak imgenin kapladığı alanı örtecek biçimde sürülüyor ve kalın dış çizgilerle sınırlanıyordu." [RİCHARD, L.; Ekspresyonizm Sanat Ansiklopedisi, s.24] Breton resimleri Gauguin'in sanatında yeni bir dönemi ortaya koyar ve onun halk sanatı ve ilkel sanata olan ilgisini yansıtır. Dönemin diğer önemli sanatçılarıyla da arkadaşlıklar kuran Gauguin, 1888'de Arles'a giderek bir süre Van Gogh'un yanında çalışmış ancak iki sanatçının arasındaki uyuşmazlıklar üst seviyeye çıkınca buradan ayrılmıştır. Sembolist edebiyat ve resim çevresiyle ilişki içerisinde olan Gauguin, bir süre Paris'te kaldıktan sonra tekrar Breton bölgesine dönmüş ve bu dönemde, baş yapıtlarından birisi olan Sarı İsa'yı gerçekleştirmiştir. Alıntı
|
||
|
||
| Wassily Kandinsky 1866 yılında Moskova’da doğar. Hukuk, ekonomi ve etnografya üzerine eğitim alır. Resim sanatında soyutlamayla ilk kez Moskova’da hukuk öğrencisiyken tanışmıştır. Monet’nin “Saman Yığınları” serisini bir sergide görme fırsatını bulan Kandinsky, ilk etapta konusunun ne olduğunu anlayamadığı bu resimlerden oldukça etkilenmiş, saman yığınları serisi tüm ayrıntılarıyla sanatçının hafızasına kazınmıştır. Aslında bu sergiyle birlikte Kandinsky bir keşif de yapmıştır; bu keşif tanınabilir formlara sahip olmayan resimlerin de güzel görünebileceğinin keşfidir. Kandinsky'nin sanata olan merakı onu 30 yaşına geldiğinde hukuk çalışmalarını bir kenara bırakmaya sevk eder. Sanat eserlerinin röprodüksiyonlarının yapıldığı bir mağazada müdürlük yapmaya başlar. Resim konusuna daha çok eğilmeye karar verir ve ressamlık kariyerine başlamak üzere eşi Anya ile Münih’e yerleşir. Münih o yıllarda ressamları kendine çeken bir şehir olma özelliğine sahiptir. Katolik kilisesinin ve Bavyera monarşisinin himayesi neticesinde görsel sanatlar Münih’te yüzyıllardan beri önemli bir yer tutmuştur. Şehirde ünlü enstitüler, ressamlar için atölyeler ve sergiler için uygun mekânlar vardır. Londra’daki Kristal Saray’ın bir benzeri olan Glaspalast, dört yılda bir düzenlenen uluslararası sergiler için popüler bir toplantı yeri niteliği taşımaktadır. Kandinsky Münih’e geldiğinde Empresyonist ve Sembolist nitelikli yapıtlar bir grup önderliğinde izleyiciyle buluşmaya başlamıştır. Bu grup aynı zamanda geometrik nitelikli olan Jugendstil’in gelişmesinde de büyük rol oynar. Kandinsky, bu grubun kurucularından olan ressam Franz von Stuck’den resim dersleri alır. Bu dönemde çeşitli ressam ve müzisyenle tanışma fırsatı bulan sanatçı, 1901 yılında Phalanx Grubunu kurar ve grubun başkanı olur. Grup çeşitli sergiler organize eder. Bunlardan birincisi Kandinsky’nin yaptığı Jugendstili’nde bir posterle ilan edilir. Posterde iki asker giderek büyüyen öncü güçler olarak geleneksel sanata karşı mızraklarıyla karşı koyarken betimlenmişlerdir(R.2). Kandinsky yaptığı bu posterle Münih’in öncü sanat dünyasına adımını atmış olur. Kandinsky’nin öncü sanat görüşünde anahtar kelime “içsel gereklilik”tir. Sanat içsel gereklilikten doğmalı ve büyümelidir; dış izlenimlerin rehberliğiyle değil. Sanatçının “iç sesi”, sanatın esasları konusunda karar veren merci olmalıdır. Kandinsky’ye göre sanatın tinsel(ruhani) bir rolü vardır. 1911 tarihli “Sanatta Tinsel Olan Üzerine” adlı kuramsal çalışmasında toplumda materyalist düşünce tarzının başat, insanlığın tinsel potansiyelinin ise tehdit altında olduğunu dile getirir. Kandinsky bu dönemde öncü sanatçılardan bir olan Franz Marc ile birlikte bir yıllık çıkarma hazırlığındadır. Yıllıkta yer alacak makaleler ressamlar ve müzisyenler tarafından yazılacak, halk sanatı, Asya ve Afrika sanatı, çocuk resimleri ve etnografik buluntuların röprodüksiyonları bu makalelere eşlik edecek, ayrıca Van Gogh, Cézanne ve Rousseau’ya ait illüstrasyonlar da bu yıllık içinde yer alacaktır. Yıllık 1912’de “Der Blaue Reiter(Mavi Binici) Yıllığı” adıyla yayımlanır(R.3). Kandinsky, Der Blaue Reiter başlığının Franz Marc ve kendisinin mavi rengi, ayrıca Marc’ın atları kendisinin ise binicileri sevmelerinden dolayı konduğunu açıklar. Mavi renk ayrıca tinsel olanı simgelemektedir. Derginin çıkmasındaki amaç, sanatta yeni bir dil(tinsel dil) kullanarak çeşitli kültürel kaynakları bir araya getirip geleneksel anlatımın o günkü limitlerini zorlamaktır. Blaue Reiter Yıllığı’nın editörlüğünü yapan Kandinsky ve Marc, düzenledikleri sergilerle ve sanat adına gerçekleştirdikleri faaliyetlerle öncü sanat grubu Der Blaue Reiter’ın çekirdeğini oluştururlar. Alıntı
|
||
|
||
| Leonardo da Vinci, genç bir noter olan Ser Piero da Vinci'nin ve muhtemelen bir çiftçi kızı olan Caterina'nın evlilik dışı çocuğu olarak İtalya'da, Floransa kentine bağlı Vinci kasabası yakınlarındaki Anchiano'da dünyaya geldi. Avrupa'daki modern isimlendirme kurallarının yerleşmesinden önce dünyaya tam ismi, "Vincili Piero'nun oğlu Leonardo" manasına gelen "Leonardo di Ser Piero da Vinci"dir. Eserlerini "Leonardo" ya da "Io, Leonardo (Ben, Leonardo)" olarak imzalamıştır. Somut kanıtlar bulunmasa da, Leonardo'nun annesi Caterina'nın, babası Piero'ya ait Ortadoğulu bir köle olduğu tahmin ediliyor. Babası, Leonardo’nun doğduğu yıl, Albiera adındaki ilk eşi ile evlendi, Caterina ile ise hiçbir zaman evlenmedi. Leonardo’ya bebekliğinde annesi baktı, ancak birkaç yıl sonra annesi başka biriyle evlendirilerek komşu kasabaya yerleşince, babasının nadiren uğradığı büyükbabasının evinde yaşamaya başladı; arada sırada Floransa’ya babasının evine giderdi. Babasının ilk eşinden çocuğu olmadığı için aileye kabul edilmişti ama hiçbir zaman meşru bir çocuk olarak görülmedi ve amcası Francesco dışında ailedeki kimseden sevgi görmedi. 14 yaşına kadar Vinci’de yaşayan Leonardo, büyükanne ve büyükbabasının ardı ardına ölmesi üzerine 1466’da babası ile birlikte Floransa’ya gitti. Evlilik dışı çocukların üniversiteye gitmesi yasak olduğundan üniversite öğrenimi görme şansı yoktu. Küçük yaştan itibaren çok güzel çizimler yapan Leonardo’nun resimlerini babası, dönemin ünlü ressam ve heykeltıraşı Andrea del Verrocchio'ya gösterince, Verrochio onu çırak olarak yanına aldı. Leonardo Verrocchio'nun yanında Lorenzo di Credi ve Pietro Perugino gibi ünlü sanatçılarla çalışma fırsatı buldu. Atölyede sadece resim yapmayı değil, lir çalmayı da öğrendi. Floransa’yı 1482’de terkederek Milano Dükü Sforza’nın hizmetine girdi. Dükün hizmetine girebilmek için köprüler, silahlar, gemiler, bronz, mermer ve kilden heykeller yapabileceğini anlattığı ancak göndermediği mektubu bütün zamanların en olağanüstü iş başvurusu sayılır. Leonardo, 1499’da şehir Fransızlar tarafından alınıncaya kadar 17 yıl boyunca Milano Dükü için çalıştı. Dük için sadece resim ve heykeller yapmak, festivaller organize etmekle uğraşmadı, aynı zamanda bina, makine ve silah tasarımları yaptı. 1485 - 1490 yıllarında doğa, mekanik, geometri, uçan makinelerin yanısıra, kilise, kale ve kanal yapımı gibi mimari yapılar ile ilgilendi, anatomi çalışmaları yaptı, öğrenciler yetiştirdi. İlgi alanı o kadar genişti ki, başladığı çoğu işi bitiremiyordu. 1490 - 1495 yıllarında çalışmalarını ve çizimlerini deftere kaydetme alışkanlığı geliştirdi. Bu çizimler ve defter sayfaları, müzeler ve kişisel koleksiyonlarda toplanmıştır. Bu koleksiyonculardan birisi de Leonardo’nun hidrolik alanındaki çalışmalarının el yazmalarını toplayan Bill Gates’dir. 1499’da Milano'yu terkeden ve yeni bir koruyucu (hami ) aramaya başlayan Leonardo, 16 yıl boyunca İtalya’da seyahat etti. Pek çok kişi için çalıştı, çoğu eserini yarım bıraktı. 1506 yılında Leonardo, 15 yaşındaki Kont Francesco Melzi ile tanışır. Melzi, Leonardo’nun kendisine karşı hislerini bir mektubunda “a sviscerato et ardentissimo amore” (çok ihtiraslı ve fazlasıyla yakıcı aşk) olarak nitelendirmiştir. [5] il Salaino bu yıllarda Melzi’nin sürekli olarak Leonardo’nun yanında olmasını kabullenmek zorunda kalmıştır. Melzi, Leonardo’nun önce öğrencisi sonra da hayat arkadaşı olmuştur. İnsanlık tarihinin en iyi resimlerinden birisi kabul edilen Mona Lisa için 1503’te çalışmaya başladığı söylenir. Bu resmi tamamladıktan sonra hiç yanından ayırmamış, tüm seyahatlerinde yanında taşımıştı. 1504’te babasının ölüm haberi üzerine Floransa’ya döndü. Miras hakkı için kardeşleri ile mücadele etti ancak çabası sonuçsuz kaldı. Ancak çok sevdiği amcası tüm varlığını ona bıraktı. 1506 yılında Leonardo, bir Lombardiya aristokratının 15 yaşındaki oğlu olan Kont Francesco Melzi'yle tanıştı. Melzi, hayatının geri kalanında onun en iyi öğrencisi ve en yakını oldu. 1490’da 10 yaşında iken korumasına aldığı ve Salai adını verdiği genç de 30 yıl boyunca onunla beraber olmuş, ancak öğrencisi olarak bilinen bu genç hiçbir sanatsal ürün üretmemişti. 1513 - 1516 arasında Roma’da yaşadı ve Papa için geliştirilen çeşitli projelerde yer aldı. Anatomi ve fizyoloji alanında çalışmaya devam etti ancak Papa, kadavralar üzerinde çalışmasını yasakladı. Leonardo da Vinci’nin ölümü 1516’da koruyucusu Giuliano de' Medici’nin ölümü üzerine Kral 1. Francis’ten Fransa’nın baş ressam, mühendis ve mimarı olmak üzere davet aldı. Paris’in güneybatısında, Amboise yakınlarındaki Kraliyet Sarayı’nın hemen yanında kendisi için hazırlanan konağa yerleşti. Leonardo'ya büyük hayranlık duyan kral, sık sık ziyarete gelir ve sohbet ederdi. Sağ koluna felç inen Leonardo da Vinci, resimden çok bilimsel çalışmalara ağırlık verdi. Kendisine dostu Melzi yardımcı olmaktaydı. Salai ise Fransa’ya geldikten sonra onu terketmişti. Leonardo 2 Mayıs 1519’da Amboise’daki evinde 67 yaşında öldü. Kralın kollarında can verdiği rivayet edilir, ancak, 1 Mayıs günü kralın bir başka şehirde olduğu ve bir gün içinde oraya gelemeyeceği bilinmektedir. Vasiyetinde mirasının esas bölümünü Melzi’ye bıraktı. Amboise'daki Saint Florentin Kilisesi’nde toprağa verildi. Özel yaşamı Leonardo, özel yaşantısını gizli tutmuştur. Fiziksel temastan hoşlanmadığı iddia edilir: “Üreme faaliyeti ve bununla bağlantılı olan her şey o kadar iğrençtir ki insanlar hoş yüzler ve duygusal eğilimler de olmasa kısa sürede yok olacaktır” sözü daha sonra Sigmund Freud tarafından analiz edilmiş ve Freud, Leonardo’nun “frijit” olduğuna hükmetmiştir. 1476 yılında, sevgilisi Verrocchio ile birlikte yaşarken 17 yaşındaki model Jacopo Saltarelli ile Sadomazoşistik ilişki kurduğu gerekçesiyle adı bilinmeyen bir kişi tarafından suçlanmıştır. İki ay süren soruşturma sonucu, Leonardo’nun babasının saygın konumuna da bağlı olarak hiç şahit bulunamaması nedeniyle dava düşmüştür. Bu olayın ardından Leonardo ve arkadaşları Floransa’daki “Gecenin Bekçileri” isimli örgüt tarafından bir süre takip edilmiştir. (Gecenin Bekçileri'nin İtalya’da Rönesans döneminde kurulan ve sodomizmin bastırılmasına yönelik faaliyet gösteren bir örgüt olduğu Podesta’nın yasal kayıtlarında da yer almaktadır) “Salai” veya “il Salaino” takma adlarıyla da bilinen Gian Giacomo Caprotti da Oreno [3] Giorgio Vasari tarafından “Leonardo’nun büyük keyif aldığı harika kıvırcık saçları olan ışıltılı ve güzel genç” olarak tanımlanmıştır. Il Salaino, 1490 yılında henüz 10 yaşındayken Leonardo’nun evinde hizmetçiliğe başlamıştır. Leonardo ve il Saliano arasındaki ilişki “kolay” olarak değerlendirilmez. 1491 yılında Leonardo il Salaino’yu “hırsız, yalancı, inatçı ve pisboğaz” olarak nitelendirmiş ve onun için “Küçük Şeytan” benzetmesini yapmıştır. Yine de, il Salaino 30 yıl boyunca yoldaşı, hizmetçisi ve asistanı olarak Leonardo’nun hizmetinde kalmıştır. Leonardo, il Salaino'yu "Küçük Şeytan" olarak çağırmaya devam etmiştir. Leonardo’nun sanatçı defterlerinde çıplak olarak çizilen il Salaino yakışıklı ve kıvırcık saçlı bir ergen olarak tasvir edilir. 1506 yılında Leonardo, 15 yaşındaki Kont Francesco Melzi ile tanışır. Melzi, Leonardo’nun kendisine karşı hislerini bir mektubunda “a sviscerato et ardentissimo amore” (çok ihtiraslı ve fazlasıyla yakıcı aşk) olarak nitelendirmiştir. il Salaino bu yıllarda Melzi’nin sürekli olarak Leonardo’nun yanında olmasını kabullenmek zorunda kalmıştır. Melzi, Leonardo’nun önce öğrencisi sonra da hayat arkadaşı olmuştur. Her iki ilişki de Leonardo’nun zamanında Floransa’da yaygın olan erotik usta-çırak ilişkisine bir örnektir. Bu iki ilişkisinin yanısıra Leonardo’nun Cesare Borgia ve Niccolò Machiavelli ile de “dostluktan öte” bir ilişki yaşadığı iddia edilmektedir. Leonardo’nun genç erkeklere olan ilgisi 16. yüzyılda da tartışma konusu olmuştur. 1563’te Gian Paolo Lomazzo tarafından yazılan “Il Libro dei Sogni”de (Düşler Kitabı) yer alan “l’amore masculino”daki (erkek aşkı) kurmaca bir diyalogda, Leonardo başkahramanlardan biri olarak yer almış ve “Biliniz ki erkekler arasındaki aşk çeşitli arkadaşlık duygularıyla erkekleri biraraya getiren bir erdemdir. Bu durum onları daha erkeksi ve yürekli hâle getirir” sözü Leonardo’nun ağzından verilmiştir. Leonardo’nun çalışmalarından ve biyografisini yazan erken dönem yazarlardan Leonardo dürüst ve ahlaki konularda duyarlı bir kişi olduğu; hayata duyduğu saygı nedeniyle onun en azından yaşamının bir evresinde vejetaryen olduğu da iddia edilmektedir. Leonardo'nun insan vücudu için yaptığı yenilikler Leonardo’nun insan vücuduna ilgisinin temelini, figür eskizleri için incelemeler oluşturur. İnsanı olabildiğince canlı ve tüm hareketleri gerçeğe en yakın şekilde çizmek için dış gözlemleri yeterli görmemiş, vücudun içini de görmek, kemiklerin, kasların ve eklemlerin birbirleriyle ilişkilerini kavramak istemiştir. Anatomi araştırmaları, giderek daha, çok zaman ayırdığı başlı başına bir ilgi alanı haline gelmiştir. İnsan organizmasına, çalışma prensiplerini merak ettiği mükemmel bir makine olarak yaklaşmıştır. O dönemin tıp bilimine temel oluşturan antik çağ hekimi Galen’in metinleri, merakını ancak kısmen giderebilmişti. Aklına gelen her soruyu sormaya başlamıştı. Leonardo, gördüklerini çizerek açıklığa kavuşturuyordu. Kesitlerle, ayrıntılı görünüşlerle ve farklı açılardan yaptığı çizimlerle anatominin detaylarını ortaya çıkarıyordu. Çizimleri, bazı detaylardaki yanlışlıklara karşın son derece nettir. Anne karnındaki bebek çizimi için bir insan kadavrasına disseksiyon yapmamış, inekleri inceleyip, oradan elde ettiği sonuçları insan anatomisine uyarlamıştı. Papa, Leonardo’nun insan kadavraları üzerinde disseksiyon yapmasını yasakladığında, dolaşım sistemi üzerine yaptığı araştırmayı devam ettirebilmek için sığır kalpleri kullanmıştı. Alıntı |
||
|
||
| Henri Matisse Henri Matisse (okunuşu: anri matis) (31 Aralık 1869 – 3 Kasım 1954) 20. yüzyılın en önemli ressamlarından. Renkleri büyük bir ustalıkla kullanışıyla Picasso ve Kandinsky ile birlikte, modern sanatın en büyük sanatçılarından biri kabul edilir. Matisse 1869 yılının son gününde kuzey Fransa’da dünyaya geldi. 1887 - 1888’de Paris’te hukuk eğitimi alan Matisse, ertesi yıl Saint Quentin’de bir avukatın yanında asistanlık yapmaya başladı. Aynı zamanda, sabah erken saatlerde École Quentin de la Tour’da çizim kurslarına devam etti. Ancak 1890 yılında geçirdiği apandisit ameliyatının ardından büyük ölçüde yatakta geçen bir dönem yaşadı ve bu sırada resim uğraşı giderek bir tutku haline dönüştü. Böylece, 1891 yılında hukuk alanındaki kariyerine son vererek tamamıyla resme yöneldi ve Paris’e giderek Academie Julian’da William Bourgereau’nun sınıfına kaydoldu. Aynı zamanda kısa bir süre sonra, École des Arts Décoratifs’e yazıldı, 1895 yılında sınavı kazanarak resmen Moureau’nun öğrencisi oldu. Matisse bu dönemde, kendisi gibi ressam olan komşusu Emile Wery ile birlikte Fransa’nın Brötanya bölgesini ziyaret etti. Daha önce Gauguin gibi öncü sanatçılara esin kaynağı olan Brötanya’dan dönüşünde Matisse, saf prizmatik renklere ilgi duymaya başladı. 1897 yılında, Musée du Luxembourg’da izlenimcileri keşfetmesi de onun sanat hayatı açısından önemli bir dönüm noktası oldu. 1898 yılında, kendisine dört yıl önce bir kız çocuğu vermiş olan Amelie Parayre ile evlenen Matisse, Camille Pissarro’nun tavsiyesi üzerine balayında Turner’ın resimlerini görmek üzere Londra’ya gitti. Paris’e döndükten sonra ilkbahar ve yaz aylarını geçirmek üzere Korsika’ya geçti ve burada Akdeniz ışığı, renklerine yeni bir parlaklık kazandırdı. 1900 - 1904 yılları arasındaki dönemde, Cezanne’ın Mattisse üzerinde kesin bir etkisi vardır. Matisse, bu sırada sergilere de katılmaktaydı; 1903’de Salon d’Automne’a (Sonbahar Salonu) resim verdikten sonra 1904 yılında Vollard’ın galerisinde ilk kişisel sergisini gerçekleştirdi. Cezanne, Van Gogh, Picasso ve modern sanatın öncüsü sayılan daha birçok sanatçıya henüz tanınmadan sahip çıkan Vollard’ın galerisinde sergi açmak, en azından kısıtlı fakat öncü bir sanat ortamının ilgisini uyandırmış olmalıdır. Matisse 1905 yılı yazını Derain ve bir süre Vlamick’le birlikte Akdeniz kıyısında bir balıkçı kasabası olan Collioure’da geçirdi. Akdeniz, hayatı boyunca Matisse için sanatına güç veren bir çekim merkezi oldu. Derain, Vlaminck ve Marquet ile birlikte, 1905 Paris Sonbahar Salonu sergisine katıldı. Bu sanatçı grubunun birbirine paralellik gösteren çalışmaları, şiddetli bir halk tepkisinin oluşmasına neden oldu ve eleştirmen Louis Vauxcelles bir yazısında onları pervasız renk seçimleri nedeniyle Fauves (Vahşiler) olarak niteledi. Bu tanımı kabul ederek kendilerine Fovist diyen sanatçılar, resimlerinde rengi temel unsur olarak kullanıyor ve saf rengin ifade gücünden yararlanmayı amaçlıyordu. Eleştirilerin hedefinde Matisse ve özellikle de onun Şapkalı Kadın adlı resmi yer aldı. Halkın ve tutucu sanat çevrelerinin tepkisini çeken bu resim, dönemin avangart sanatına ilgi duyan Stein’lar (Michael) tarafından satın alındı. Matisse’in en sabırlı modeli olan karısı Bayan Matisse, onun bir diğer erken dönem başyapıtına da konu oldu. 1905 yılında tamamlanan Bayan Matisse:Yeşil Çizgi saf, yalın renkli düzlemlerle kurgulanmış kompozisyonuyla, sanatçının üslup eğilimini ortaya koymaktadır. Bu resimden kısa bir süre sonra Yaşama Sevinci adlı büyük boyutlu yağlıboya çalışmayı gerçekleştirdi. Bu resimde, belirgin kontürlerle sınırlanmış nesne ve figürler, saf renklerle tanımlanmıştır. Matisse’in sanatının ana izleği, resimleri aracılığıyla yaşama sevincini yansıtmaktır ve bu doğrultuda renk, ışık ve resmin konusundan yararlanmayı amaçlar. Yaşama Sevinci, 1906 yılında Salon des Indépentants’da sergilendi ve yine tepkileri üzerine çekti. Paul Signac bile onun yanlış yönde ilerlediği görüşündedir. Buna karşılık Leo Stein, resmi modern zamanların baş yapıtı olarak nitelendirerek satın aldı. 1906 yılında Matisse tekrar Akdeniz’in çağrısına cevap verdi ve Cezayir’e giderek Biskra Vahası’nı ziyaret etti. Buradan resimlerinde faydalanacağı çiniler, kıyafetler ve diğer yöresel nesnelerle döndü. İslam ve doğu sanatı onun üzerinde belirgin bir etkiye sahip oldu. Matisse sadece çinilere değil, doğu halılarına da ilgi duymuştur. Doğu halılarındaki dekoratif unsurlar, saf renkler, soyut biçimler ve düzeyler önem taşımaktaydı. Matisse’in resimlerindeki iki boyutluluk ve dekoratif unsurların artan önemi Gauguin’in 19. yüzyıl sonunda ortaya koyduğu tavrın bir devamı niteliğindeydi. 1908 yılında yaptığı Kırmızıdaki Uyum onun doğu sanatına ve dekoratif unsurlara verdiği önemin bir sonucudur. Resimde masa örtüsü ve duvarın kırmızı renkte olması ve mavi kıvrımlı motiflerin hem masada hem de duvar yüzeyinde tekrar etmesi, resim yüzeyinin iki boyutluluğunu vurgular. Sanatçı 1907-1909 yılları arasında ders verdiği bir resim okulu da açtı fakat daha sonra sanat çalışmalarına yoğunlaşabilmek amacıyla bunu kapattı. 1909 yılında, Moskovalı bir iş adamı olan ve Matisse’in resimlerini toplayan Shchukin ona resim sipariş etmiştir. Matisse’in Rus koleksiyoner için yaptığı Dans ve Müzik adlı büyük boyutlu çalışmalar; saf renk kullanımı, belirgin dış çizgilerle sınırlanmış figürleri ve yaşama sevincini yansıtan temalarıyla Matisse’in baş yapıtları arasında yer aldılar. Dans’ta elele tutuşmuş daire şeklinde dans eden figür grubu ilginç bir şekilde Ambroggio Lorenzetti’nin Siena’da Palazzo Pubblico’nun duvarlarında yer alan iyi yönetim freskindeki dans eden figürleri anımsatır. Matisse, 1907 yılında bu şehri ziyaret ettiğinde Lorenzetti’nin büyük boyutlu freskini görmüş ve dans eden figürleri dikkatle incelemiş olmalıdır. Müzik ise herbiri izleyiciye dönük düz mavi-yeşil bir fon üzerindeki beş adet kırmızı figürden oluşmuş oldukça sade bir kompozisyondur. Figürlerin dizilişleri belirgin bir biçimde notaların dizilişlerini andırır. Her iki resim de 1910'da Sonbahar Salonu’nda sergilendi. 1908 yılında Berlin’e giderek burada Alman dışavurumcuların çalışmalarını görme olanağını bulan Matisse, 1910 yılında bu kez Marquet ile birlikte Münih’i ziyaret etti ve İslam Sergisi’ni gezdi. Sergide özellikle halılardan etkilendi. 1911 tarihli Ressamın Ailesi, bu etkilenmenin boyutlarını açık bir şekilde ortaya koyar. Resimde sanatçının karısı, kızı ve iki oğlu; kanepelerin, duvar kağıdının ve hepsinden önemlisi yerdeki halının dekoratif kalabalığı içerisinde adeta kaybolmaktadır. Aynı yıl yaptığı Kırmızı Stüdyo ise, tek bir kırmızının iki boyuta indirgediği bir mekana yerleştirilmiş ve sadece kontürleriyle tanımlanmış nesnelerden oluşmaktadır. 1911 ve 1912 kış aylarını Fas’da geçiren Matisse, bu coğrafyanın ve iklimin etkisiyle daha canlı ve ışıklı renkler kullanmaya başladı. Ancak 1914 yılında Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesi sanatında yepyeni bir evreyi gündeme getirdi. Resimlerinde biçimler giderek soyutlaşırken renkler koyulaşmaya ve siyah gölgeler artmaya başladı. 1914 tarihli Notre-Dame Görünümü ve Collioure’da Fransız Penceresi bu dönemin başyapıtları olarak gösterilir. Matisse, savaşın ardından zamanının büyük bölümünü Nice şehrinde geçirmeye başladı. 1918/19 tarihli Keman Kutulu İç Mekan onun yeniden canlanan renk ve ışık ilgisini yansıtır. Bu dönemde ayrıca, dekoratif yönü ağır basan bir dizi Odalık resmi gerçekleştirmiştir. 1930’lu yıllar ile birlikte resimlerinde biçimler iyice yalınlaşmaya ve dekoratif unsurlar önem kazanmaya başladı. 1931-33 yıllarında gerçekleştirdiği ve üç parçadan oluşan büyük Dans frizi bunun en somut örneğidir. Dans’la birlikte 1935 tarihli Pembe Nü ve 1939 tarihli Müzik onun yinelenen temalarının farklı ele alınışlarıdır. 1940’lı yıllar İkinci Dünya Savaşı’na ve onu giderek yatağa bağımlı hale getiren hastalığına rağmen yoğun bir şekilde üretmeye devam ettiği bir dönem oldu. Jazz adlı kitap için 1947 yılında gerçekleştirdiği, kesilmiş kağıt üzerine guaj tekniğindeki çalışmalar Matisse’in yerleşmiş sanat anlayışının farklı bir sunumunu oluşturur. İkarus bu çalışmalardan belki de en tanınmış olanıdır. İlerlemiş yaşlarında gerçekleştirdiği çalışmalarından biri de 1943 yılından beri yaşamakta olduğu Vence’deki Rosarie Şapeli için yaptığı tasarımlardır. Kesilmiş renkli kağıtlarla hazırladığı taslaklar şapelin vitrayları olarak uygulanmıştır. Ayrıca beyaz seramik yüzeyler üzerine siyah çizgilerle gerçekleştirdiği büyük ölçekler Meryem ve Çocuk İsa, Aziz Dominik ve Kutsal haçla ilgili desenler yer alır. Matisse hayatının son dönemlerinde kesilmiş renkli kağıtlarla gerçekleştirdiği çalışmalara yoğunlaştı. İlerleyen yaşı ve onu neredeyse yatağa bağlayan hastalıklar eserlerini bu farklı teknikte uygulamasına neden olmuş olabilir. 1952 tarihli Mavi Nü bu eserlerden en tanınmış olanıdır. Alıntı
|
||
|
||
| Edvard Munch Kuzey Avrupa’nın Hollanda’nın yukarısında kalan topraklarından, en azından resim alanında, 19.yüzyıla kadar Avrupa kültürüne önemli katkılar sağlamış bir isim çıkmadı. Ancak, 19.yüzyıl boyunca kuzey Avrupa’nın Norveç, İsveç, Danimarka gibi ülkeleri, batı ve orta Avrupa’nın merkezleriyle daha sıkı ilişkiler içerisine girmeye başladılar. İlişkilerdeki bu yakınlaşma, kültürel alanda da yansımalarını bulmakta gecikmedi. Kısa süre içerisinde, Peer Gynt’in yaratıcısı Henrik Ibsen ve Knut Hamsun gibi yazarların edebiyat alanındaki etkinlikleri tüm Avrupa’da geniş yankı uyandırdı. Onlarla aynı sıralarda, bir başka Norveçli, resim alanında sanat tarihine adını altın harflerle yazdıracak başyapıtlar üretmekteydi. Edvard Munch, 1863 yılında Loten’de, Dr. Christian Munch ve Laura Cathrine’in ikinci oğulları olarak dünyaya gelmiştir. 1864 yılında aile Christiana’ya (bugün Oslo) taşınmıştır. Burada, Edvard henüz 5 yaşındayken, annesi 1868’de verem hastalığından hayata veda etmiştir. Bundan sonra beş kardeş için zor bir yetişme dönemi söz konusu olacaktır. Edvard’ın çok küçük yaşta annesiz kalması, onu derinden etkilemiş olmalıdır. Ama onu daha da fazla etkileyen olay, kendisinden sadece bir yaş büyük olan kızkardeşi Sophie’nin de annesini alıp götüren verem hastalığına yakalanmış olmasıdır. Kardeşinin günden güne tükenişine tanık olmak, ergenlik dönemindeki Edvard için oldukça acı bir deneyim olmuştur. Sanki küçük yaştayken tam olarak anlamlandıramadığı annesinin ölümünü, Sophie’nin hastalığı süresince bu kez gerçekten yaşamıştır. Kızkardeşi, 15 yaşındayken 1877 yılında hayatını kaybeder. Yaşadığı acı tecrübeler iç dünyasında derin yaralar bırakırken Edvard Munch, 1879’da başladığı mühendislik eğitimini 1880’de terkederek ressam olmaya karar vermiştir. Oslo’da akademiye giren Munch, 1882 yılında kendisi gibi altı sanat öğrencisiyle birlikte bu şehirde bir atölye kiralamıştır. Buradaki çalışmalarını, Norveç’in o dönemde en önemli ressamlarından birisi olan Christian Krohg yönlendirmiştir. Krohg, bu sırada Paris’ten henüz dönmüş ve orada özellikle Manet’nin resimlerinden etkilenmiştir. Sanatın merkezinden aktarılan izlenimler, diğer gençlerle birlikte Munch’u da heyecanlandırmış olmalıdır. Munch, 1883’de Oslo Sonbahar Sergisi’nde ilk defa olarak resimlerini göstermiş, aynı dönemde Oslo’nun sanat ortamına da girmiştir. 1885 Antwerp Dünya Sergisi’nde, aralarında kızkardeşi Inger’in portresinin de bulunduğu resimlerini sergilenmiştir. Bu resimle birlikte, 1885/6’da yaptığı Hasta Çocuk adlı çalışmasını 1886’daki Oslo Sonbahar Sergisi’nde göstermiştir. Ancak, her iki çalışma da kamuoyunun tepkisini çekmiştir. Hasta Çocuk, konu olarak Munch’un yakın geçmişine göndermeler içermektedir. Çok da uzak olmayan bir süre önce kızkardeşi Sophie, böyle bir hasta yatağında verdiği hayat mücadelesinde her an yenik düşmekteydi. Alıntı
|
||
|
||
| Gustav Klimt Gustav Klimt (14 Temmuz 1862 – 6 Şubat 1918), Avusturyalı sembolist ressam. Viyana Sezession grubunun önemli üyelerindendir. Tablolarının yanı sıra duvar resimleri, eskizleri ve diğer eserleriyle de tanınır. Klimt'in birincil resim konusu kadın bedenidir, ve eserlerinde ince dekoratif süslemelerle beraber zarif bir erotizm göze çarpar. Hayatı Klimt 14 Temmuz 1862'de, Viyana yakınlarındaki Baumgarten banliyösünde, Ernst ve Anna Klimt'in ikinci çocuğu olarak dünyaya geldi. Altın ve gümüş gravürcüsü olan babası, ailesini kıt kanaat geçindirebiliyordu. Klimt'in çocukluğu fakirlik içinde geçti. 1876-1882 yılları arasında Viyana Uygulamalı Sanat Okulu'nda okuyan Klimt, mezun olduktan sonra kardeşi Ernst Klimt ve arkadaşı Franz Matsch ile birlikte duvar resimleri yaparak hayatını kazanmaya başladı. Kısa sürede ünü yayılan üçlü, pek çok kilise, müze, tiyatro ve devlet binasının iç süslemelerini yaptı. 1888'de Avusturya imparatoru I. Franz Josef tarafından liyakat madalyasıyla ödüllendirilen Klimt, 1892'de hem babasını, hem de kardeşi Ernst'i kaybetti. Aynı sıralarda tanıştığı genç moda tasarımcısı Emilie Flöge, Klimt'e hayatının sonuna kadar eşlik edecekti. 1894'te Klimt Viyana Üniversitesi'nin büyük salonunun tavanını süslemekle görevlendirildi. Klimt'in 1900-1903 arasında tavan için sunduğu Medizin (Tıp), Philosophie (Felsefe) ve Jurisprudenz (Hukuk) adındaki üç resim, üniversite yetkililerince fazla "radikal", "karamsar" ve "pornografik" bulundu ve resimler tavana asılmadı. Büyük hayal kırıklığına uğrayan Klimt, bir daha devlet için iş yapmama kararı aldı. Bu arada Philosophie, 1900 Uluslararası Paris Fuarı'nda altın madalyaya lâyık görüldü. (Bu üç resim, birkaç kez el değiştirdikten sonra 1943'te Viyana'nın kuzeyindeki Immendorf Kalesi'ne getirilmiş, 1945'te Avusturya'dan çekilen Naziler'in çıkardığı yangında yokolmuşlardır.) 1897 yılında Klimt, bir grup sanatçı ile birlikte, zamanın akademik sanat anlayışına karşı çıkan Viyana Sezession grubunu kurdu ve grubun ilk başkanı seçildi. Sezessioncular, kendi sergi sarayları ve Ver Sacrum (Kutsal Bahar) adındaki dergileri aracılığıyla, art nouveau anlayışını Viyana'da yaymaya çalıştılar. Klimt'in 1902'de Sezession sergi sarayının duvarı için yaptığı Beethoven Frizi, zengin sembolizmi ve zarif süslemeleriyle Klimt'in tarzını en iyi yansıtan eserlerdendir. Klimt, 1905'te bazı Sezession üyeleriyle anlaşamayarak gruptan çekildi. 1900'dan itibaren Klimt, yazlarının çoğunu Salzburg yakınlarındaki Attersee gölünün kıyısında manzara resimleri yaparak geçirdi. En meşhur eserlerinden biri olan Öpücük resmini de 1907-1908 arasında burada yaptı. Klimt, 1908-1913 yılları arasında Prag, Dresden, Münih, Venedik, Roma ve Budapeşte'de pek çok sergi ve bienale katıldı, 1911'de Ölüm ve Yaşam adlı eseriyle Roma Dünya Fuarı'nda birincilik ödülü aldı. 1909-1911 arasında, mimar dostu Josef Hoffmann'ın Brüksel'de yaptırmakta olduğu Stoclet Palais adlı villanın duvar süslemelerini yaptı. Klimt, 6 Şubat 1918'de beyin kanaması sonucu hayatını kaybetti ve Viyana'daki Hietzing mezarlığına gömüldü. Klimt'e ait beş resim, 2006 yılında açık artırmaya çıkarılmış ve çok yüksek fiyatlarla alıcı bulmuşlardır. Bunlardan Adele Bloch-Bauer I adlı portre, Haziran 2006'da 135 milyon dolara satılarak, dünyanın en pahalı resimlerinden biri olmuştur. Alıntı
|
||
|
||
| Albrecht Dürer 500 yıldır orada; üzerinde kürk yakalı mantosu, kıvrılarak omuzlarına dökülen dalgalı saçlarıyla bütün görkemi içerisinde, akıp giden zamanı ve gerçek mekanda olup bitenleri seyrediyor. 500 yıldır bıkmadan ve gözlerini bir an olsun kırpmadan.. Gizemli bir sessizliğe bürünmüş bu ölümsüz imge, bugün kendisini Münih Alte Pinakothek’in düz duvarlarındaki yerinde ya da çoğaltılmış imgeleri aracılığıyla kitap sayfalarında izleyenlerle hiçbir görsel temasa girmeyerek, yalıtılmış yalnızlığının ayrıcalıklı konumunu korumayı sürdürmektedir. Bizler ise, sadece o imgeyle değil, imgenin tanımladığı ünlü Alman rönesans sanatçısı Dürer’in ismine duyduğumuz saygıyla bakıyoruz resme. Bu resimden anlaşılabileceği gibi, imgesini yaratırken sanatçının kendisi de deha ve saygınlığının farkındaydı. Hatta belli ki, bunu özellikle vurgulamak istemişti. Dürer, kendisini İsa gibi resmetmiştir. Kendi imgesine böylesine dinsel bir göndermede bulunması, Rönesans döneminde sanatçı kimliğindeki yücelmenin İtalya sınırlarını aşan boyutunu ortaya koymaktadır. Dürer, Rönesans sanatının tüm teknik, bilimsel, üslup ve felsefi birikimini Alplerin ötesine taşımış ve etkileyici dehası yardımıyla bu birikimi eşi olmayan bir resim diline dönüştürmüş bir sanatçıdır. Albrecht Dürer, 21 Mayıs 1471 tarihinde bir kuyumcunun oğlu olarak Nüremberg’de dünyaya gelmiştir. Nüremberg, İtalya ve Hollanda gibi iki önemli sanat merkezinin tam ortasında yer almaktadır. Dürer’in sanatında, ilk dönemlerde Hollanda ve daha sonra belirgin bir şekilde İtalyan sanatının etkileri gözlenebilmektedir, ancak onun kendi yaratıcı gücü her türlü etkinin ötesine geçmiş ve Almanya’nın sanat tarihine kazandırdığı ilk önemli isimlerden birisi olmuştur. Henüz 13 yaşında, aynadan bakarak yapmış olduğu ve günümüze gelen en erken çalışması olan bir oto-portre çizimi, sanatçının oldukça erken bir yaşta resim temeline sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Başlangıçta bir süre, kuyumcu olan babasının yanında çalışmıştır. Bu işte edindiği tecrübe, ona ileride yapacağı gravürler için yardımcı olacaktır. Daha sonra, 1486 yılında, Michael Wolgemut isimli bir ressamın atölyesine girmiş ve burada eğitimini sürdürmüştür. Wolgemut, dönemin tanınmış ve önemli ağaç baskı sanatçılarından birisidir ve aynı zamanda Dürer’in büyükbabası, yayımcı Anton Koberger’in kitapları için de ağaç baskılar üretmektedir. Dolayısıyla, bu atölyede yetişen Dürer, bu dönemde çalışmalarını baskı resim üzerine yoğunlaştırmıştır. Sanatçı, 1489 yılının sonlarında Wolgemut’un atölyesindeki çıraklık eğitimini tamamlamış ve bir gezgin olarak 4 yıl boyunca Avrupa’nın çeşitli şehirlerine uğramıştır. Nüremberg’den ayrıldıktan sonra, ilk iki yıl nereleri ziyaret ettiği hakkında net bir bilgi yoktur. Ancak, bu dönemden kalan ve birinde annesini diğerinde ise babasını resmettiği 1490 tarihli iki yağlıboya portre, Dürer’in kariyerinin başlangıcından itibaren yağlıboya resme ilgi duyduğunun birer göstergesidir. 1491/92 yıllarına tarihlenen ve bir desen çalışması olan Başı Sarılı Oto- Portre ise, onun sanatsal üretimindeki malzeme ve teknik zenginliğinin erken gelişimini işaret ettiği kadar, portre ve özellikle oto-portre konusuna duyduğu ilgiyi yansıtmaktadır. Dürer, seyahatinin sonraki iki yılında Colmar, Basel ve Strasbourg gibi önemli merkezlerde bulunmuş ve Basel ve Strasbourg’da bir süre kitap resimleyicisi olarak çalışmıştır. Bu uzun seyahat, onun mesleki birikimini ve deneyimini arttırmış ve önünde yeni ufuklar açmış olmalıdır. 1494 yılında Nüremberg’e geri dönmüş ve kentin tanınmış ve eski ailelerinden birisinin kızı olan Agnes Frey ile evlenmiştir. Aynı yılın sonbaharında, onu derinden etkileyecek bir sanat ortamının içine gireceği İtalya’ya, Venedik’e gitmiştir. Bu gezinin nedeni olarak, bu sırada Nüremberg’de her gün 100 kişinin ölümüne neden olan veba salgını gösterilmektedir. Ancak, bu dönemde pekçok kuzeyli sanatçı için İtalya’da klasik sanatın izlerini görmek ve İtalyan rönesansını incelemek bir gereksinim gibidir. Nedeni ne olursa olsun, genç Dürer açısından ilk İtalya ziyareti, eşi benzeri olmayan bir deneyim olmuştur. Venedik’te Mantegna, Pollaiuolo ve Lorenzo di Credi’nin eserlerinden kopyalar yapmış ve özellikle çıplak konusuyla ilgilenmiştir. Kısa süreli bu İtalya tecrübesi, onun sadece mesleki araştırmaları değil, hayat görüşü açısından da büyük önem taşıyacaktır. İtalya’nın onun üzerindeki etkilerinin boyutu 1498 tarihli Oto-Portre’de izlenebilmektedir. Bu resmi, Venedik ziyaretinin ardından yapmıştır. Şık kıyafeti, bakımlı saçları ve sakalıyla 27 yaşındaki Dürer, Rönesans portre geleneğine bağlı bir şekilde bir iç mekanda yer almaktadır. Arka plan duvarla sınırlıdır, ancak resmin sağ kısmında doğaya açılan bir manzara vardır. Burada, 15.yüzyıl Floransa resim geleneğine uygun bir şekilde, uzaklara doğru kıvrılan bir nehir ve Alp manzarası görünmektedir. Kendisini sağ kolu resmin alt köşesine dayanmış olarak ¾ cepheden gösteren Dürer, batı resim sanatı tarihinde kendi portresini yaptığı bilinen ilk sanatçılardan birisidir. Bakımlı ve şık bir İtalyan kentsoylusu görünümünde olması, onun kendisini çağdaşı kuzeyli sanatçılardan farklı bir statüde gördüğünü ortaya koymaktadır. Gerçekten de, Dürer çağdaşı Alman sanatçılardan farklı olarak, ortaçağ resim geleneğinden ayrılan ve İtalyan Rönesans resminden güç alan bir anlayışın Almanya’da yaygınlaşmasında çok önemli bir rol oynayacaktır. 1495 baharında Nüremberg’e dönen sanatçı, burada bir atölye açarak çalışmalarını bakır oyma ve ağaç baskı üzerine yoğunlaştırır. Dini ve günlük yaşamdan çeşitli konular üzerine gerçekleştirdiği bu çalışmalardan en tanınmış olanı Mahşer adı verilen bir dizi baskıdır. Bu dizi içerisinde ise, Mahşerin Dört Atlısı isimli sahne en dikkat çekici olanıdır. Dürer’in bu çalışmasında mahşerin dört atlısı; yeryüzüne savaş, veba ve açlık getirmekte ve insanlığın kendi başına sardığı değişmez felaketler olarak simgelenmektedir. Bu dönemde, Dürer’in bazı yağlıboya porteler ve dini konulu resimlere yoğunlaştığı da görülmektedir. Kariyerinin başlangıcından itibaren portre konusuna gösterdiği ilginin bir devamı olan bu portreler, giderek İtalyan portre geleneğine yakınlaşmaktadır. Dini konulu yağlıboyaları arasında ise, ilk önemli başyapıtı yaklaşık 1498 yılında yaptığı Paumgartner Altarı’dır. Kilisenin sunak kısmına konmak üzere sipariş edilen bu triptik (üç parçalı resim) çalışmasının orta panosunda, İsa’nın doğumu sahnesi yer almaktadır. Bu sahnede, girift mekan kurgusunun yarattığı boş- dolu karşıtlıkları etkileyicidir. Resmi dikey, yatay, diyagonal olarak bölen hatlar ve resim yüzeyinin derinliklerine doğru kaçan çizgilerle tanımlanan bir mekan söz konusudur. Figürlerin bu mekansal kurgu içinde değerlendirilişi de ilgi çekicidir. Çobanlar, azizler ve sahneye dahil olan diğer figürler küçük boyutludur. Bu, ortaçağ geleneğine bağlı olarak, figürlerin önemlerine göre büyüklüklerinin artması uygulamasının bir örneğidir. Dürer, bu uygulamayı bilinçli olarak yapmış olmalıdır. Bu gelenek, ona mekanı figürlerle kaplamaksızın olayı tasvir edebilme olanağı sağlamıştır. Sanatçı, 1505- 1507 yılları arasında ikinci kez İtalya’ya gittiğinde artık saygın bir ressamdır ve yakın arkadaşı hümanist Willibald Pirckheimer’e yazmış olduğu mektuplar onun bu ziyareti hakkında yeterli bilgiyi sağlamaktadır. İtalya ziyareti sırasında, burada bulduğu özgür ortamın kendi topraklarında olmadığından yakınarak, arkadaşına şöyle yazmaktadır: “Nasıl titreyeceğim güneşten uzakta! Burada bir efendiyim, vatanımda ise bir asalak.” Venedik’te Giovanni Bellini ve diğer sanatçılarla çalışmış, İtalya’daki sanatsal gelişmelere tanıklık etmiştir. Burada Rönesans düşünce ve sanatını özümseme şansını bulmuştur. Venedik dönemi çalışmalarından en önemlisi, bu şehirdeki Alman tüccarlar tarafından sipariş edilen 1506 tarihli Gül Çelenkleri Festivali adlı yağlıboya panodur. Dürer, 1507 yılı başlarında tekrar Nüremberg’dedir. Artık Alplerin ötesinde gerçek bir Rönesans sanatçısı kimliği olarak dikkat çekmektedir. O; araştıran, düşünen ve tartışan hümanist bir sanatçıdır. Dürer, resmin zanaat çalışmalarına yoğunlaşmak yerine, matematik ve genel kültür sorunlarıyla uğraşıyor ve ortaçağ zanaatçı geleneğinden bir Rönesans sanatçısı kimliğine ulaşmak için çaba sarf ediyordu. Sanat üzerine kuramsal bazı kitaplar da yazmış olan Dürer, 1525’de Pergel ve Cetvelle Ölçme Konusunda Bilgi adlı kitabının önsözünde şunları söylemektedir: “Bugüne dek Almanya’da hiçbir kurama dayanmayan sadece gündelik pratikle yönlenen birçok yetenekli genç ressam yetişti. Bunlar yabani bitkiler gibi özensiz biçimde boy attılar.” İlk oto-portresini 13 yaşındayken yapmıştır. Doğayı dikkatle gözlemleyen ve bilimsel esaslarla resim üreten Dürer’in bir suluboya çalışması, yabani bitkileri tasvir etmektedir. Bu resim Dürer’in doğa ilgisini ortaya koymaktadır. Dürer’in buna benzer çok sayıda doğadan çalışması vardır. Hayvanlar ve bitkileri ayrıntılı bir şekilde ele aldığı çizimlerin yanısıra, gezileri sırasında gördüğü kent ve doğa kesitlerinin suluboya manzaralarını yapmıştır. Alman sanatçı, yaşadığı dönemde kazandığı ünü, daha çok gravür alanındaki çalışmalarına borçludur. Dürer, farklı teknik ve malzemelerle çok sayıda konuya el atmış, dini ve dindışı konuları aynı duyarlılıkla ele almış bir sanatçıdır. 1511 tarihli Kutsal Üçlü resminde klasik biçimlerin kullanımı dikkat çekicidir. Renk modülasyonları ve güçlü bir desen anlayışı ön plana çıkmaktadır. 15.yüzyıl başında yaşamış Floransa sanatçısı Masaccio’nun derin bir Roma tonozunun içine yerleştirdiği benzer konu, Dürer tarafından daha kalabalık bir figür bütünüyle ele alınarak gökyüzüne (gök kubbe) taşınmıştır. Nüremberg’deki 12 Brethren Evi’nin şapeli için ısmarlanan resim, farklı sanatçıların yakın tarihli resimlerindeki kompozisyonları andırmaktadır. Raffaello’nun 1509 tarihli Kutsal Tartışma’sı ile 1517-20 tarihli Transfigürasyon’u; Tiziano’nun 1516- 18 tarihli Meryem’in Göğe Yükselişi gibi yakın tarihli örnekler bu anlamda önemlidir. Resmin en alt kısmında geniş bir manzara uzanmaktadır. Ufuk çizgisi resmin hemen altında sona ermekte ve figürlerin yer aldığı gökyüzü başlamaktadır. Burada, alttaki kalabalığın içerisinde bazı önemli din büyüklerinin yer aldığı figür grubu hafif bir konkav çizmektedir. Onların üstünde ortada çarmıha gerili İsa ve arkasında Tanrı figürü yer alır, iki yanlarında yine bir konkav bütününü tamamlayan figür grupları yer almaktadır. En üstte, Tanrı’nın başının üzerinde, kutsal ruhu simgeleyen güvercin ve onu çevreleyen melekler bulunmaktadır. Böylece, resim yüzeyini alttan itibaren yatay olarak tanımlayan dörtlü bir kademelenme söz konusu olmuştur. Resim, biçimlendirme açısından İtalyan Rönesans ustalarının yaklaşımını yansıtmaktadır, ancak ayrıntıcı yaklaşım ve canlı renk kullanımı kuzey gelenekleriyle bağlantıyı ortaya koyar. Onun Dört Havari adlı çalışması ise, 1526 tarihlidir. John (Yahya), Peter (Petrus), Paul ve Mark (Markus) figürlerinin hacimlendirilişleri ve giydikleri elbiselerin kumaş kıvrımlarının ele alınışı son derece başarılıdır. Figürler, koyu renk bir arka planın önüne yerleştirilmişlerdir. Öndeki azizlerden biri ¾ yandan, diğeri tam yandan gösterilmiş, arkadaki azizler onların arkasında kalmıştır. Koyu renk arka planın kullanıldığı resimde, Dürer’in en az bir İtalyan ustası kadar güçlü desen anlayışı kendisini belli etmektedir. Ancak yüzlerdeki ifadeler, canlı renkler kuzeyle bağlantılı özelliklerdir. Kuzeyin gelenekleri, İtalyan rönesans resminin verileri ve kendi dehasının bir bileşimi olan çok sayıda farklı konu ve teknikteki resmiyle Dürer’in yaşadığı dönemde kazandığı saygınlık, günümüze geldikçe artmış ve bu saygınlık onun kendi portresinde ölümsüzleştirilmiştir. Dürer 500 yıldır orada ve saygın konumundan bir nebze olsun taviz vermeden bizleri, yaşamı ve herşeyi izlemeye devam ediyor. Alıntı
|
||
|
||
| Francisco de Goya (1746-1828) İspanyol Ressamları arasında triumvira (biz “Üç Büyükler” şeklinde ifade edebiliriz – diğer iki “büyük” El Greco ve Diego Velázquez kabul edilir) olarak nitelenen sanat dâhilerinden biridir Goya. Tam adı akılda kalmayacak kadar uzun: Francisco José de Goya y Lucientes. Aragon bölgesinin küçük bir kasabasında 30 Mart 1746 günü dünyaya gelen Goya’nın babası resim ve oymacılıkla hayatını kazanırdı, annesi ise Aragonlu küçük soylu bir aileden geliyordu. Goya’nın çocukluğu hakkında çok fazla bilgimiz yok, ancak 14 yaşlarındayken resme olan merakı ve yatkınlığı sonucu yerel bir sanatçı olan José Luzan’ın yanına çırak olarak verildiğini ve bu ilk ustasının stüdyosunda dört sene geçirdiğini öğreniyoruz kaynaklardan. 1763 senesinde Madrid’e gitti ve çalışmalarıyla çok arzu ettiği San Fernando Akademisi’nin ödülünü kazanamasa da orada bir başka Aragon’lu ressam Francisco Bayeu’nın dikkatini çekmeyi başardı. Daha sonra kız kardeşini eş olarak aldığı Bayeu ile aralarındaki etkileşim Goya’nın erken sanatı üzerinde büyük tesire yol açtığı gibi, kendisine kimi sanat toplantılarına katılma ve yeni bir çevre edinme şansı sağladı. Rococo ekolünün baskın olduğu bu sanatsal ortamdan sonra, 1771 senesinde görgüsünü arttırmak için gittiği İtalya’da yaklaşık bir yıl kadar bulundu, bu arada Parma Akademisi’nin düzenlediği yarışmayı kazanarak şöhretini arttırdı. İspanya’ya dönüşünde artık ünlü ve bilinen bir ressamdı. Bazı manastırların fresko çalışmalarından sonra, artık kendisinden bir asır evvel yaşamış Velazquez’den bu yana en muhteşem eserleri yaratacak sanatsal olgunluğuna ulaşmıştı Goya. 1786’da, kırk yaşında iken Kral III. Charles’ın emrine girdi ve bir süre sonra imparatorluğun baş ressamı ünvanını taşımaya başladı. Güney İspanya’ya gezmeye gittiği 1792 senesi Goya’nın hayatında bir milat oluşturur. Bu yolculuk sırasında ardı ardına geçirdiği ciddi hastalıklar işitme duyusunu tümüyle kaybetmesine yol açtı ve içine düştüğü derin karamsarlık hissi eserlerinde işlediği konulara da yansıdı. Yaşadığı bunalımların şiddetiyle ruhu kavrulurken, güzel bir dul olan Alba Düşesi ile yaşadığı aşkın ortaya çıkmasının yarattığı skandal ve ardından Napoleon komutasındaki Fransız askerlerinin İspanya’yı işgal etmesi sonucu yeni ruhsal travmalar geçirdi, Bir vatansever olarak (“3 Mayıs 1808” isimli tablosuna ve pek çok çizimine konu ettiği gibi) Fransız askerlerinin İspanyol vatandaşlarına yaşattığı zulüm ve acıları bizzat gözlemleyerek daha da karanlık bir karaktere büründü ve bunu özellikle küçük çizim serileriyle kâğıda döktü. KARA TABLOLAR 1815 yılında Goya kendisini toplum hayatından hemen hemen soyutlamış gibiydi, artık yalnızca arkadaşları ve kendisi için resim yapıyordu. Dört sene sonra, takvimler 1819’u gösterdiğinde 72 yaşındaki Goya tekrar çok ağır bir hastalığın pençesine düştü. Çeyrek asırdır kulakları işitmiyordu, Napoleon savaşlarının zor ve ıstırap dolu dönemini görmüş, ardından İspanya’da yaşanan kargaşa ve iç mücadelelerin tam ortasında yaşamıştı. Toplumdan ve tüm insanlardan kaçmak, herkesten ve her şeyden olabildiğince uzak yaşamak için yaşamında radikal bir değişikliğe gitti: Uzun zamandır birlikte olduğu Leocadia Weiss ile beraber Madrid’in dışındaki kırsal bir bölgede, sade, dikdörtgen biçimli iki katlı basit bir eve yerleşti. Ev başka insanlar tarafından çoktan beridir "Quinta del sordo", yani “Sağır Adamın Köy Evi” olarak adlandırılıyordu, çünkü evin Goya’dan önceki sahibi de sağırdı. Burada yaşamanı sürdürmeye başlaması Goya üzerinde asla iyileştirici bir tesir yapmadı. Goya "Quinta del sordo" ’nun alçı duvarlarını o güne (ve belki de bugüne) dek yaratılan en rahatsız edici, en yoğun, en dehşetli resimlerle süslemeye başladı. “Kara Tablolar” olarak anılan bu eserler Goya’nın sanatında eriştiği doruk noktalarıdır. Siyah, gri ve kahverenginin ağırlıklı kullanıldığı bu karanlık eserlerin hiç birisine isim vermedi, zaten evinin duvarlarına yaptığı bu resimler herhangi bir ticari amaç güdemezdi. Kara Tablolar’ın isimleri, daha sonra kimi sanat tarihçileri tarafından müştereken uygun görüldü/uyduruldu. Ölümünden çok sonra, 19. yüzyılın sonlarında “Sağır Adamın Köy Evi”nin duvarları yetkililerce sökülerek Madrid’deki del Prado Müzesi’ne götürüldü ve bu resimler plasterlerle özel bir teknik uygulanarak tuallere (canvas) geçirildi. 1824 senesinde sağlık sorunlarını bahane ederek Kral VII. Charles’dan aldığı izinle Fransa’ya, Bordeaux’ya yerleşti, iki sene sonra kısa bir ziyaret için uğradığı Madrid’te İmparatorun baş ressamı ünvanını bıraktığı bildirdi. 16 Nisan 1828 tarihinde Bordeaux’da hayata veda eden Francisco de Goya’nın sanatsal çizgisini takip eden çıkmadı, ancak sonraki yüzyılda pek çok sanatçı, özellikle Picasso kendisinden ilham aldığını itiraf etti. Geride beş yüze yakın yağlı boya tablo ve fresko, üç yüz kadar litograf ve yüzlerce çizim bırakmış olan Goya’nın çalışmalarından belli başlılarını sergimizle beğeninize sunuyoruz. Keyif almanız dileğiyle… Alıntı
|
||
|
||
| Ferdinand Victor Eugène Delacroix (26 Nisan 1798 - 13 Ağustos 1863) Fransa'nın en önemli Romantik ressamlarından birisidir. Ressamın ifadesi güçlü fırça darbeleri ve renklerin optik etkileri üzerine çalışmaları Empresyonistleri, egzotik olana tutkusu da Sembolistleri etkilemiştir. Fransız şair Baudelaire, onu "Rönesans'ın son büyük ressamı ve modern dönemin ilk büyük ressamı" olarak tanımlar. Ressamlığının yanı sıra iyi bir taşbasma sanatçısı da olan Delacroix, William Shakespeare'in, İskoç yazar Sir Walter Scott'un ve Alman yazar Johann Wolfgang von Goethe'nin eserlerinin taşbaskılarını yapmıştır. Michelangelo ve Rubens gibi eski dönem sanatçılarının ruhunu eserleriyle yeniden hayata geçirse de, tarz olarak onların yapıtlarından çok farklı işler ortaya koymuştur. Fransız şair Baudelaire, ressamın bireyci romantik anlayışını şöyle tanımlar:"Delacroix tutkuya tutkuyla bağlıdır, ama tutkuyu mümkün olabilecek en soğukkanlı şekilde resmetmiştir." Delacroix, Fransız ressam Théodore Géricault'ın sanat anlayışının takipçisidir ve İngiliz şair Byron'dan çok etkilenmiştir. 1830 yılında yaptığı Halka Yol Gösteren Özgürlük adlı yağlı boya tablosu, Fransız resim sanatının başyapıtlarından biri olarak kabul edilir. Hayatı ve Eserleri Paris yakınlarında dünyaya geldi. Annesi, ünlü mobilyacı Oeben ve Riesener‘in soyundan gelmiştir. Babası devlet adamı Charles Delacroix'tir. Ancak, asıl babasının, C.Delacroix'in aile dostu olan diplomat Talleyland oldugu da iddia edilmektedir. E. Delacroix, fiziksel görünüm ve karakter olarak Talleyland'a benzemektedir. Ressamlık yaşamı boyunca Talleyland onu koruyup kollamıştır. Resim öğrenimine 18 yaşında, Güzel Sanatlar Ulusal Okulu'nda başlamıştır. Bu okulda Pierre-Narcisse Guérin'den neo-klasik stilde resim eğitimi almıştır. Bu yıllar boyunca Shakespeare, Byron, Scott gibi yazarlın eserlerini okumuştur. Öğrenciliğinde karikatür çalışmaları da yapmıştır. Bir kilisede sipariş üzerine resim yapmakta iken sıtmaya yakalanmıştır. İlk çalışmalarında Rönesans ressamı Raphael'in etkileri görülse de giderek daha serbest bir tarzı benimsemiş, bir süre Flemenk ressam Peter Paul Rubens'in sitilinden etkilenmiştir. Daha sonra, okul yıllarında tanışarak arkadaş olduğu Fransız romantik ressam Théodore Géricault'tan etkilenmeye başlamıştır. Gericault'tan etkilenerek ortaya koyduğu ilk büyük çalışması -Dante'nin Kayığı-, Paris'te 1822 yılında sergilenmiş, gerek halk gerekse resim otoriteleri tarafından alayla karşılanmıştır. Yine de bu çalışma devlet tarafından satın alınarak Lüksemburg Galerisi'ne yerleştirilmiştir. Delacroix, hayatı boyunca eserlerinin önce olumsuz bir tepki ile karşılandığını, sonra bazı güçlü ve aydın çevrelerce şiddetle savunulup desteklendiğini görmüştür. Dante'nin Kayığı'ndan iki sene sonra yaptığı "Sakız Adası'nda Katliam (1824)" adlı tablosu ile çok ün sağlamıştır. Bu tabloda, Sakız Adası'nda Türkler'in katliamdan geçirdiği hasta ve ölmek üzere olan Yunanlı sivil insanlar betimlenmektedir. O dönemde Fransızlar arasında Türkler'e karşı bağımsızlık mücadelesi veren Yunalılar için sempati beslemek çok yaygındı. Yeni romantik dönemin ileri gelen ressamı olarak Delacroix, Fransızlar'ın bu temaya çok ilgi göstereceklerini hemen kavradı ve tahmin ettiği gibi, Sakız Adası'nda Katliam, derhal devlet tarafından satın alındı. Ancak resim, her ne kadar bir katliamı betimlemek için yapıldıysa da, kılıcından kan damlayan barbar askerlerin olmayışı, daha çok acı çeken insanların gösterilmesi, katliam resminden çok doğal felaket resmi izlenimi vermesine yol açmaktadır. Resme güzellik ve enerji katan asıl unsurun at üstündeki bir Türk askerinin olduğunu söyleyerek, resmin Yunanlılar'a sempatiden çok kahraman Türk askerine hayranlık ifade ettiğini iddia edenler de olmuştur. Resimde, ölü annesinin göğsünden süt emmeye çalışan bir bebek figürünün olması, o dönemin bazı eleştirmenlerce ayıplanmıştır. Delacroix, Yunanlılar'ın bağımsızlık mücadelesini destekleyen bir resim daha yapmış, Türk Güçleri'inin 1825'te Yunan kasabası Missolonghi'yi ele geçirişlerini betimlemiştir. "Yunanistan'daki Missolonghi Harabeleri" adlı bu resimde, göğsü çıplak Yunanlı bir kadının, korkunç bir manzaraya bakarak ellerini yalvaran bir ifadeyle iki yana açışı resmedilmiştir. Kadın, Yunanistan'ı sembolize etmektedir ve görmekte olduğu manzara, intihar etmiş Yunalılar'ın görüntüsüdür. Yunanlılar, toprakların Türkler'in eline geçtiğini görmektense kendilerini öldürmeyi tercih etmişlerdir. Delacroix'in bu temaya özel bir önem vermesi, yalnızca Yunalılar'a duyduğu sempatiden değildir. Çok sevdiği şair Lord Byron, o topraklarda ölmüştür. Soylu bir amaç için ölme temasının resmedildiği bu resimlerle Delacroix,daha sonra yapacağı ve onun en ünlü eseri olan "Halka Yol Gösteren Özgürlük (1830)" tablosuna hazırlanmıştır. İngiliz ressam John Constable'dan etkilenen Delacroix, 1825'te İngiltere'ye gitmiştir. İngiltere'de sanat galerilerini gezen ve İngiliz kültürünü tanıyan ressam, Thomas Lawrence ve Richard Bonington gibi dönemin ünlü ressamları ile buluşmuş ve İngiltere izlenimlerini resimlerine yansıtmıştır. 1827-1832 arasında pek çok eser üretmiş, daha çok tarih temalı resimler yapmıştır. Lord Byron'ın bir şiirinden etkilenerek "Sardanapalus'un Ölümü (1827-1828)" adlı tabloyu yapmıştır. Ayrıca, Goethe'nin Faust adlı eseri için 17 taşbaskısını bu dönemde yüretmiştir. 1830'daki Fransız devrim hareketinin etkisiyle, "Halka Yol Gösteren Özgürlük" adlı eserini ortaya çıkarmıştır. Fransızlar Cezayir'i işgal ettiğinde, diplomatik bir görevle Yemen'e gönderilmiş, bu vesileyle İspanya ve Kuzey Afrika'ya seyahat etmiştir. Bu gezilerindeki asıl amaç sanatını geliştirmek değil, Paris'in uygar yaşamından kaçarak ilkel yaşamları görmektir. Fakat Fas'ın güneyinde bir kent olan Tanca'da yerel gelenekleri ve pek çok oryantal nesneyi detaylı bir biçimde betimleyen çok sayıda çizim yapmıştır. Bu çizimlerde asla gerçeği bire bir göstermeye çalışmayıp kendi hayal gücünü de çizimlere katmıştır. Daha sonra, Kuzey Afrika'daki yaşamı betimleyen 100 kadar resim yaparak, pek çok oryantal temayı Fransız resim sanatına kazandırmıştır. Kuzey Afrika'daki insanlardan ve kıyafetlerinden çok etkilenmiş ve yaptığı resimlerde bu etkilenmeyi yansıtmıştır. Kuzey Afrika insanının duruşu ve tutumunun, görsel olarak, klasik Yunan ve Roma insanlarının duruşu ve tutumu ile örtüşmekte olduğunu düşünmüştür. Cezayirli Müslüman kadınların resmini gizlice yaptığı olsa da (örneğin: "Cezayirli Kadınlar (1834)"), ülkede müslüman kadınların örtünmesi kuralından ötürü genellikle kadınları resmetmekte çok zorlanmıştır. Yahudi kadınları çizmek daha az problemli olduğundan, "Yahudi Düğünü (1837-1841)" adlı bir eser vererek Yahudi kadınları resme aktarmıştır. Resimlerinde hayvan figürlerine de romantik bir tutkuyla yer vermiştir. "Aslan Avı" adlı bir eser vermiştir. 1854-1861 arasında bu resmin farklı versiyonlarını yaratmıştır. Aslana, hem bir av hem de bir avcı olarak ilgi göstermiştir. Ayrıca at resimleri çizmeyi tutkuyla sevmiştir. Afrika'nın parlak güneşi altında resim yapan Delacroix, ışığın renklerle ilişkisini ve renklerin birbiri ile ilişkisini yorumlamak üzere yeni bir yöntem geliştirmiştir: «püsküllemek» veya tonların bölünmesi. Doğrudan doğruya tuvale geçirecek yerde renkleri önceden karıştırmış, böylelikle orijinal nüanslar yaratma imkanı kazanmıştır. Daha sonra izlenimciler, bu yöntemden esinlenmişlerdir. 1833-1861 arasında Paris'te pek çok duvar süslemesi yapmış, sağlıksız koşullarda çalışmaktan ötürü hastalanarak 1863 yılında, 65 yaşında iken vefat etmiştir. Yaşadığı ev müzeye dönüştürülmüştür. Ancak eserlerinin pek çoğu Louvre'da sergilenmekte olduğundan, kendi müzesi pek zengin değildir. Delacroix Paris'te, Pere lachaise'de gömülüdür. Etkilediği ünlü sanatçılar Empresyonist sanatçıları çok etkilemiştir. Renoir ve Manet, onun resimlerini kopyalamışlardır. Degas, Delacroix'in yaptığı Baron Schwiter portresini alarak özel koleksiyonuna katmıştır. Modern sanatçı Pablo Picasso da, Delacroix'in eserlerini yorumlamış, onun Cezayili Kadınlar adlı eseri üzerinde çalışmalar yapmıştır. Portre çalışmaları Ressam Baron Schwiter 'in ve keman ustası Nicolò Paganini'nin portrelerini yapmıştır. Ayrıca besteci Frédéric Chopin ile yazar George Sand'in bir arada portrelerini yapmıştır. Bu resim, ressamın ölümünden sonra ikiye ayrılmış ve her bir bireyi gösteren parçalar ayrı ayrı saklanmıştır. Delacroix ve Halil Şerif Paşa "Bir Müslüman tarafından toplanan ilk koleksiyon" unvanına sahip olan Halil Şerif Paşa, Delacroix'in altı tablosuna sahip olmuştur. Görev yaptığı Fransa'dan yurda dönerken çıplak resimleri İstanbul'a getirmemesi emrini alınca, bugünün değeriyle milyar dolarları bulan tabloları, sadece 638 bin franga elinden çıkarmıştır. Eskiden Halil Şerif Paşa'ya ait olan Delacroix resimleri ve şu anda bulundukları yerler şunlardır: "Liege Başpiskoposunun Katli" (Paris Louvre Müzesi),"Cezayirli Kadınlar" (Paris Louvre Müzesi), "Tasso Deliler Hastanesinde, " (Zürih'teki özel Bührle koleksiyonu),"Tom O'Shanter'i Cadılar Kovalarken" (Nottingham Castle Müzesi) ve "Savaş Talimi Yapan Arap Süvariler" (Montpellier Fabre Müzesi) Alıntı
|
||