Kerem Kabadayı
kabadayi.kerem@gmail.com
12 Temmuz 2008 Cumartesi Yaradılışla ilgili Althusser'in Hümanizm tartışmasında geçen önemli bir saptaması vardır. Özetle der ki, "Yaradılış miti, örgütlü büyük dinlerin ve etraflarında örülü çıkar ilişkilerinin sorgusuz sualsiz kendilerini devam ettirebildikleri tek alandır. Güç ve çıkar ilişkilerinin zedelenmeden işlemeye devam edebilmesi için hep oraya kaçıp sığınmaya çalışırlar. Her bir bireyin ve toplumun içinde bulunduğu somut koşulları ezerek, insanı insana eşitlemek yoluyla "insanlığı" tanımlamaya çalışan klasik batı hümanizminin de bu kaynaktan beslenerek, burjuvazinin, ezilen bireyin dünyayı algılayışının üstüne örttüğü temel ideolojik örtü olduğunu iddia eder."
Buralara dayanarak kurulan gündelik söylemlerimiz de, kitleleri "kapitalizm dünyayı yok ediyor" demek yerine "insan kötü, kusurlu bir varlık" demeye, ya da kitlesel kader yanılgılarına itekler. Sınıfsız, çatışmasız, durağan bir "insanlık" tanımı da bu noktadan doğar. Bu işin sonu, doğal olan ile kültürel olanın arasındaki ayrımın tamamen yok edilmesine, sömürü ve hegemonyanın tamamen doğal birer "insanlık hali" olduğu "inanışına" kadar varır.
Yaradılış mitini, yani bir dogmayı, bir teori ya da tez olarak görmenin ya da göstermenin hiç bir dayanağı olamayacağını düşünmek için sosyal Darwinist, pozitivist ya da bilim fetişisti olmak gerekmiyor bence. Sormak gerek; bilimi, katı bir bilgi birikiminin baskı aleti olarak görmek yerine, sınırsız sınama ve sorgulama olarak gören gözler için "yaradılış" hangi sınama metodlarına müsade edebilir? Cevabı, sorguya mahal vermeyecek şekilde, önceden verili olarak alınan bir soruya, bilim adı altında kanıt aramak abesle iştigal değilse nedir? Mitolojinin cevabı bellidir; insan yaradılmıştır. Aslında ortada gerçek bir soru bile yoktur, haliyle.
Kutsal sayılan mitolojilerin anlatılarını kelimesi kelimesine gerçek bilgi olarak okumak, herhalde binyılların kültürel birikimini aktaran bu metinlere yapılabilecek en büyük haksızlık olur; bizi de sadece dogmaların yeniden üretilmesinin araçları haline getirir. Bu dogmaların esasen hangi yollara hizmet ettiğini anlamak için de herhalde George W. Bush hükümetlerinden Adnan Oktar cemaatine kadar, ateşli yaradılış savunucularının çıkar ittifaklarına bakmak yeterli olur.
Son olarak, Ege Üniversitesi yönetiminin gerçekleştirmiş olduğu rezaletin altına imza atmayı reddeden bilim insanlarına, bir İTÜ öğrencisi olarak teşekkür ederim. Ne yazık ki, bir çok üniversitenin yönetim kadroları ulusalcı veya AKP'li gibi bir yapmacık ayrımı aşan biçimde, bilimsel üretimden uzak, işçi, öğrenci ve bilim düşmanı tablolar yaratabilmekte bugün. Bazısı darbecilere plaketler yağdırıp öğretim kadrolarını faşist gerilla yuvalarına çevirmekle, ellerinde küçücük bayraklarla Cumhuriyet mitinglerine otobüsler dolusu genç figüran yığmakla uğraşırken, bazıları da bu tür skandallarla üniversiter sistemin suyunu sıkmakta.
Doktora programına devam ettiğim İTÜ'den de, bir üniversite ile ne alakası olabileceğini anlayamadığım bir örnek olarak, geçenlerde ilan edilen bir Senato duyurusunun en sonunda yer alan maddeleri aktararak bu yazıyı bitiriyorum.
1. Terörizmi ve onu destekleyenleri lanetliyoruz. (Bilim insanları ve lanetlemek?)
2. Bilimsellikten uzak ve haksız Ermeni iddialarına karşıyız. (Bilimsellik ve haksızlık?)
3. Ülkemizi bölme hesaplarının farkındayız. (Su uyur, "düşman" uyumaz...)
4. Bütünlüğümüzü koruyacak ulusal bir uyanışın gerekliliğine inanıyoruz. (Nerede kaldı üniversite, öğrenciler, bilim?)
|