Notice: Undefined index: arc_full in /home/mor/public_html/forum/arsiv.php on line 613
Yazarlar ve Şairler

Notice: Undefined index: arc_home in /home/mor/public_html/forum/arsiv.php on line 372

Notice: Undefined index: arc_topic in /home/mor/public_html/forum/arsiv.php on line 373
mor ve ötesi fan sitesi () => Edebiyat

: Yazarlar ve Şairler

Notice: Undefined index: arc_page in /home/mor/public_html/forum/arsiv.php on line 389

: 1 2 3 4 5 6 7 8 [ 9 ] 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23

kaRaKalem 11.11.2007 18:16:11
Camdan

İçkievinden çıkınca
Camdan
demin oturduğum yere
baktım.

Sigara paketimi
masada unutmuşum.
Sandalyede
Tıpkı benim gibi
Oturuyor boşluğum.

Bir eli alnında
benim gibi.
Ama
biraz daha mı hüzünlü?
Otururken de
Biraz daha mı çıkarıyor
kamburunu?

Biraz daha mi benziyor
babama?

Bir yaş büyüğüm babamdan
ve rüzgar
bir törendeki gibi
çekiştirir durur
yağmurluğumu.
                                CEMAL SÜREYA



bu benim favorim yhaaa.. cemal süreya'ya hayranım zaten.. bütün şiirlerini okudum.. yukarda da bi cumlesi dikkatimi çekti, önjeki okuyuşumda da çekmişti: beklemek, gövde kazanması zamanın... nasıl bi cumledir bu yhaaaa.. muthiş tek kelimeyle Cheesy camdan da benim favorim...

immortal 12.11.2007 17:49:10
AŞKIN “ACI” HALİ
tam göğsünün ortasında bir yerin acıyacak...
evinin, seni içine sığdıramayacak kadar dar olduğunu fark edeceksin...
sokağa fırlayacaksın...
sokaklar da dar gelecek...
tıpkı vücudunun yüreğine dar geldiği gibi...
ne denizin mavisi açacak içini, ne pırıl pırıl gökyüzü...
kendini taşıyamayacak kadar çok büyüyecek, bir yandan da kaybolacak
kadar küçüleceksin...
birileri sana bir şeyler anlatacak durmadan...
"önemli olan sağlık."
"yaşamak güzel."
"boş ver, her
şey
unutulur."
sen hiçbirini duymayacaksın...
gözyaşlarından etrafı göremez hale geleceksin...
ondan, ölmesini isteyecek kadar nefret edecek, az sonra kollarında ölmek
isteyecek kadar çok seveceksin...
hep ondan bahsetmek isteyeceksin...
"ölüme çare bulundu" ya da "yarın kıyamet kopacakmış" deseler başını
kaldırıp "ne dedin?" diye sormayacaksın...

yalnız kalmak isteyeceksin...
hem de kalabalıkların arasında kaybolmak...
ikisi de yetmeyecek...
geçmişi düşüneceksin...
neredeyse dakika dakika...
ama kötüleri atlayarak...
onunla geçtiğin yerlerden geçmek isteyeceksin...
gittiğin yerlere gitmek...
bu sana hiç iyi gelmeyecek...
ama bile bile yapacaksın...
biri sana içindeki acıyı söküp atabileceğini söylese, kaçacaksın...
aslında kurtulmak istediğin halde, o acıyı yaşamak için direneceksin...
hayatının geri kalanını onu düşünerek geçirmek isteyeceksin...
aksini iddia edenlerden nefret edeceksin...
herkesi ona benzetip...
kimseyi onun yerine koyamayacaksın...
hiçbir şey oyalamayacak seni...
ilaçlara sığınacaksın...
birkaç saat kafanı bulandıran ama asla onu
unutturmayan...
sadece bir müddet buzlu camın arkasından seyrettiren...
bütün şarkılar sizin için yazılmış gibi gelecek...
boğazın düğümlenecek, dinleyemeyeceksin...
uyumak zor, uyanmak kolay olacak...
sabahı iple çekeceksin...
bazen de "hiç güneş doğmasa" diyeceksin...
ne geceler rahatlatacak seni ne gündüzler...
ölmeyi isteyip, ölemeyeceksin...
belki çivi çiviyi söker diye can havliyle önüne çıkana sarılmak
isteyeceksin...
nafile...
düşüncesi bile tahammül edilmez gelecek...
rüyalar göreceksin, gerçek olmasını istediğin...her sıçrayarak uyandığında onun adını söylediğini fark edeceksin...telefonun çalmasını bekleyeceksin...aramayacağını bile bile...her çaldığında yüreğin ağzına gelecek...ağlamaklı konuşacaksın arayanlarla...yüreğin burkulacak...canın
yanacak...bir daha sevmemeye yemin edeceksin...hayata dair hiçbir şey yapmak gelmeyecek içinden...onun sesini bir kez daha duymak için yanıp tutuşacaksın...defalarca aradığı günlerin kıymetini bilmediğin için kendinden nefretedeceksin...yaşadığın şehri terk etmek isteyeceksin...onunla hiçbir anının olmadığı bir yerlere gidip yerleşmek...ama bir umut...onunla bir gün bir yerde karşılaşma umudu...bu umut seni gitmekten alıkoyacak...gel gitler içinde yaşayacaksın...buna yaşamak denirse...razı mısın bütün bunlara...?hazır mısın sonunda ölüp ölüp dirilmeye...?o halde aşık olabilirsin ...
                                      CAN DÜNDAR


AÇ GÖZLERİNİ
En sevdiğin elbiseni giydim
Bu gece kokunu sürdüm
Solgun yüzünü okşadım
Sessizce saçlarından öptüm
Yazdığın mektupları okudum
Kana kana su içer gibi
Plaklarını çaldım ah!
En çok o şarkıda özledim seni.

Issızlık kapıyı çaldı, açmaya korktum
gece yarısı
Şehir uykuya daldı, baktım dışarıya
katran karası
Rüzgar telaşla kokunu getirdi bana
aldım koynuma
Buseni hafızamdan koparıp
iliştirdim dudaklarıma
Üşüdüm karanlıkta
Tenine dokundum hissetsin diye
Aç gözlerini

Erguvanlarına su verdim
İçerken benimle konuştular
Yastığını okşadım, kokladım
Anılar uçuştular
Soluğun saçlarımı yaladı sanki yine
bir meltem gibi
Teninin kokusu karıştı kokuma
Yakıştılar

Boğuldum karanlıkta
Yanı başımdasın benden çok
uzaklarda
Ellerimi tut dokun bana
Aç gözlerini.

Attım kendimi caddelere
Yeşil ceketin sardı beni
Yürüdüm üstüne karanlığın korkusuz
Tuttum ellerini.
                   CAN DÜNDAR
 


İYİKİ YAPTIM MAHELLESİ

Küçük bir kasabanin 4 ayri mahallesi varmis.

Birinci mahallede''EVET AMA'' lar yasiyormus. Evet ama'lar her zaman ne yapilmasi gerektigini bildiklerini düsünürlermis. Yapma zamani geldiginde ise''evet ama'' diye yanitlarlarmis.Yanitlari hep yanlis olurmus. Suçu'da baskalarina atmakta ustaymislar.

Ikinci mahallede''YAPACAGIM'' lar yasarmis. Ne yapacaklarini bilirlermis. Kendilerini yapacaklari seye adim hazirlarlarmis ama yapacaklari sirada sanslarini kaçirdiklarinin farkina varirlarmis. Bu mahallede insanlarin dizleri dövülmekten yara bere içindeymis. Yasami ertelememek için verdikleri karari bile ertelerlermis.

Üçüncü mahallede yasayan ''KESKE'' çilerin hayati algilama güçleri mükemmelmis. Neyin yapilmasi gerektigini daima en iyi sekilde bilirlermis ama... maalesef her sey olup bittikten sonra.''Keske'' cilerin de baslari hep kanarmis, duvara vurmaktan !..

Kasabanin en yesil bölgesinde, en güzel evlerin oldugu mahallede ise''IYI KI YAPTIM''lar otururmus. ''Keske''ciler bu mahallede yürüyüse çikar, etrafa hayranlikla bakarlarmis. ''Yapacagim''lar ''Keske''ciler ile birlikte bu mahallede yürüyüse çikmak ister ama bir türlü firsat bulamazlarmis.''Evet ama''lar ise mahallenin güzelligini görmek yerine, agaçlarin gölgelerinin yeterince genis olmadigindan,günesin erken saatte dogmasi gerektiginden sikayet ederlermis.

''Iyi ki yaptim'' mahallesinde ki insanlarin kusuru da beyinlerinde mazeret üretme merkezlerinin olmamasiymis.Bu yüzden yasadiklari ortam her zaman güzel, düzenli ve huzurluymus.

Bu hafta hep beraber ''Iyi ki yaptim'' mahallesine tasinmaya ne dersiniz ?
                                                                                CAN DÜNDAR


immortal 12.11.2007 17:51:26
KEŞKELER

Teypte eski bir Cohen şarkısı:

'Yolumu gözleyen bir kadını terk ettim / karşılaştık bir süre sonra /‘Gözlerinin feri sönmüş’ dedi bana: / ‘Aşkım, ne oldu sana? ’/Böyle gerçeği söyleyince / ben de doğru söylemeye çalıştım ona /‘Senin güzelliğine ne olduysa’ dedim, / ‘benim gözlerime de o oldu’.



8 - 10 dizeye sıkışmış hazin bir aşk hikayesi...
Buruk; kırılmış oyuncaklar kadar

Ve yenik; 'keşke'li cümleler gibi

Bu sözcüğü kaç konuşmanızın başına eklemişseniz onca ıskalamışsınızdır hayatı

Dört mevsimlik bir sene olsa ömür, 'keşke', onun güzüne denk gelir.

Hepten vazgeçmek için erkendir, telafi etmek için geç

Mağlubiyetin takısıdır 'keşke'

Kaçırılmış fırsatların, bastırılmış duyguların, harcanmış hayatların, boşa

yaşanmış ya da hakkıyla yaşanamamış yılların, gecikmiş itirafların ağıtıdır.

Çarpılıp çıkılmış bir kapıda, yazılıp yollanmamış bir mektupta, göz

yumulmuş bir haksızlıkta, vakit varken öpülmemiş bir elde, dilin ucuna gelip ertelenmiş bir sözdedir.

Feri sömüş bir çift gözde ya da yitip gitmiş bir güzelliğin ardından iç çekişte

'Yolunu gözlemeseydim', 'öyle demeseydim', 'terk edip gitmeseydim', 'en güzel yıllarımı vermeseydim' diye diye sızlanır gider.

***'Keşke' nin panzehiri 'iyi ki 'dir.

İlki ne kadar pısırıksa, ikinci o denli yiğittir.

'Keşke', çoğunlukla bir 'ahhöla kopup gelir ciğerden esefler, hayıflanmalar, yerinmeler sürükler peşinden

'İyi ki' ise, muzaffer bir 'ohhöla büyür; cüretiyle övünür.

'Keşke' li cümlelerde nasıl yaşanmamışlığın, yarım kalmışlığın o ezik tuzu kuruluğu varsa, 'iyikililer de de göze alabilmişliğin, riske girebilmişliğin, tadına varabilmişliğin mağrur yaraları kanar.

Okulu hiç kırmamışsınızdır, sinemada öpüşmemişsinizdir; dokundurtmamışsınızdır kendinize, bir kez olsun gemileri yakmamışsınızdır.

Konuşmanız gerektiğinde susmuş, koşacağınız zaman durmuş, sarılacağınız yerde kopmuşsunuzdur.

Bir insana, bir işe, bir davaya ömrünüzü adamışsınızdır.

O insanın, o işin, o davanın, bunu hak etmediğini sezmenin hayal kırıklığındadır 'keşke'

'Şimdiki aklım olsaydı' dövünmesindedir.

Geriye döüp baktığınızda, ayıplara, yasaklara, korkulara, tabulara feda edilmiş, 'Ne derler'e kurban verilmiş, son kullanma tarihi geçmiş bir yığın haz, bilinçaltından el sallar.

'Keşke'cilerin hayatı, kasvetli bir pişmanlıklar mezarlığıdır.

'İyi ki' öyle mi ya!

Onda, yara bere içinde de olsa, yana yana, ama doyasıya yaşamış olmanın iç huzuru ve haklı gururu haykırır.

***

'İyi ki'lerinizi toplayın bugün ve 'keşke'lerinizden çıkartın.

Fazlaysa kardasınız demektir.

Aldırmayın yüreğinizdeki kramplara, mahzun hatıralara Rüzgarlarla koştunuz ya

'Keşke'leriniz, 'iyi ki'lerden çoksa

Telafi için elinizi çabuk tutun.

Tutun ki, yolunuzu gözlerken terk ettiğinizle bir gün yeniden karşılaştığınızda siz susarken, feri söen gözleriniz 'keşke' diye nemlenmesin

                                                  CAN DÜNDAR

ZORDUR KÖPRÜLERİ YAKMAK

Sıradan sabahların mahmurluğuna alışmışlar için,
bir şafak vakti aniden geçmişinden ve bugününden vazgeçmek,
ve içinde her nasılsa saklamayı başarmış bir yarın heyecanının kanadına
tutunarak havalanmak cesaret ister.


Kurulu düzen öylesine rahat, öylesine huzur doludur ki,
ruhuna gömülü çocuğu, yıllarca kınında beklemiş keskin bir kılıç gibi
uyandırıp dört nala ilerlemek, yaman bir karara dönüşür.


Zordur insanın onca zaman bunca emekle kurduğu ne varsa hiçe sayıp, mağlup
ama mağrur bir komutan edasıyla yeni seferlere niyetlenmesi...
Bugüne yenik düşenler, yarını sadece hoş bir hayal olarak düşleyip, dünde yaşarlar.


Bedel ödemeyi göze alanlar ise, yelkenleri atlastan gemilerle, arkalarında
külden köprüler bırakarak, meçhul bir istikbale doğru dümen kırarlar....


Yıkılan sırat köprüsüdür....
Geçer ve orada kalırsınız:
cennetse cennet, cehennemse cehennem...
Dönüşü yoktur....

                       CAN DÜNDAR




immortal 12.11.2007 17:53:46
KAÇ KOPYAYIZ BİZ...?

Hiç düşündünüz mü orjinal kişiliklerinizden

Kaç kopya çıkarılabileceğini?

Kaç farklı hayatı birarada yaşadığınızın far­kında mısınız?

İstemeden yaptıklarınız isteyip yapamadıklarınız, gündüz yapıp gece pişman oldukları­nızla nasıl çaresizce baş­ka başka dünyalara doğ­ru kanat çırpmaya

çabaladığınızı farkediyor musunuz?                   

Bir dost nikahının or­tasında birden bastıran hüznün, bir büyüğün ce­nazesinde karşılaştığı­nız eski bir sevgiliyle çı­kagelen coşkunun, sizi nasıl kopya kopya çoğalttığını ve tek bir sizden ne çok sizler yarat­tığını biliyor musunuz?                             

Sınırlı bir hayatı çabucak tüketmek için dörtnala koşturup dururken, bir an olsun, durup, geride kaç farklı ayak izi bıraktığımıza dikkat ediyor musunuz?                         

Halen sinemalarda gösterilen "Multipli city" (Dördümüze Bir Eş) işte bu sorulara ya­nıt arıyor. Filmin kahramanı (Michael Kreaton) çağdaş bir hastalığın kurbanı; işinden başını kaldıramayan, oradan oraya koşturmak­tan ne evine, ne sevdiklerine zaman ayıramayan ve sonunda hiçbirşeyi doyasıya yasayama­dan bitkin düşen bir "işkolik"...

Bu çıkmaz sokakta debelenip dururken in­sanların benzerim üretmeyi başarmış bir genetik araştırmacıyla tanışıyor ve kendisinden bir kopya çıkarttırıyor. Böylece işine aslını, evine kopyasını göndererek durumu idare ediyor. Ancak zamanla bu da yetmez oluyor. Kopyalar önce üçe, sonra dörde çıkıyor. So­nunda aynı adamdan, çılgın, serseri, evcil, iş­kolik kopyalar türüyor.

Yönetmen Harold Ramis, güncel bir sûru­nu sinema teknolojisinin de yardımıyla ve mizahi bir dille perdeye taşırken, çağdaş İnsanın iç dünyasındaki kimlik krizini ve karmaşayı da olanca çıplaklığıyla sergiliyor.

Senaryoya bakınca sormadan edemiyorsu­nuz:

Sahi kaç kopyayız biz?                     

Aynı beden içinde kaç farklı ruh halini aynı anda yaşayıp, kaç farklı kişiliğe bürünebiliyoruz?

Bu kişiliklerin hangisi biziz, hangisi fotoko­pimiz?

James Bond filmlerindeki kibar, yakışıklı ve aynı zamanda da güçlü İngiliz salon erkekle­rini hayran hayran izleyen kadın mı size daha yakın, yoksa motorsikletli bir James Dean serseriliğine tutulup maceralar özleyen mi?

Ne zaman Maryl Streep'in çehresindeki duruluğun ve gizemin büyüsüne kapılıp din­gin hayatlar hayal ettiğinizi, ne zaman herşeye boşverip Madonna'nın isyana ve günaha çağıran sesine koştuğunuzu kendinize itiraf edebilir misiniz?   

Huzurlu bir dağ başında sadece ırmak şırıl­tısı ve kuş sesleriyle sakin bir hayatı düşleyen bıkkınlar mısınız, yoksa deniz kenarında bile televizyonlarım ve cep telefonlarını elinden bırakamayan gönüllü kent mahkumları mı? Ya aynı anda ikisine birden özenmenizi nasıl açıklayacaksınız..?

Hangi kopyanız "Kaçıp gidelim uzaklara diyor, siz sıkı sıkıya bu topraklara bağlı dururken...

Üfürükçülük adı altında bastırılmış içgüdü­lerinden cinsel fantaziler üreten din adamla­rını, ölümcül hırslarını sahte bir gülücükle maskeleyen siyaset ikonalarını, maçlarda bi­rer küfür mitralyözüne dönüşen kibar işa­damlarını görünce sistemin ne çok kopya ürettiğine şaşıyor musunuz?

Kinler, sevgiler, öfkeler, kahkahalar ve göz­yaşlarıyla örülmüş, çok kopyalı bir hayatı na­sıl kendinize bile söylemeye cesaret edemedi­ğiniz bir tür iki (üç-dört..?) yüzlülükle yaşayıp gittiğinizi farkediyor musunuz?     

Her akşam haberlerin karşısında genç me­zarların ardından gözyaşı dökerken, sonra nasıl birden unutup kendi bencil dünyanıza çekilebiliyorsunuz?                       

Resmi bir toplantının ortasında, aklınızdan masanın üzerindeki kalın raporun sayfaların­dan oyuncak uçaklar yapıp, tek tek aşağı at­mak geçerken hala büyük bir ciddiyetle kös kös oturuyor olmanızı gülümseyerek mi ha­tırlıyorsunuz, üzülerek mi..?

Aklınızdan geçeni yapamamanın, ruhunuz kopya kopya çoğalırken asıl hayatı tek kopya olarak tüketiyor olmanın bedelini biliyor mu­sunuz?

Kopyalarınızı, orjinal kimliğinizle konuştu­ruyor musunuz hiç...?

İçinizdeki canavar, ruhunuzdaki melekle hesaplaşıyor mu?

Hangisinin ne zaman, nasıl ortaya çıkacağı­nı denetleyebiliyor musunuz?

Siz kopya sandıklarınızın bir bileşkesi misi­niz, yoksa kopyalarınız da aslınıza mı benzi­yor?

Bilmeden her kopyada aslınızı yeniden mi üretiyorsunuz?

Göçüp giderken ardınızda kaç asıl, kaç su­ret bırakacaksınız?

Kaçının hatırlanmasını isteyecek, kaçından utanacaksınız?

Sahi, kaç kopyasınız siz...?

Hangisi sizsiniz, hangisi fotokopiniz...?

                                                        CAN DÜNDAR
HER SEÇİM BİR KAYBEDİŞTİR...

Enstrüman seçmek için bir karar almam gerekiyordu.
Ya keman çalacaktim ya piyano; ya flüt çalacaktim ya da akordeon....

Olmadi, hepsini istedim, hiçbirinden vazgeçemedim.
Yillar geçtikten sonra her enstrumani iyi
çalabiliyorum; ama hiçbirinde virtüöz degilim.

Bir enstrümanla isim yapamadim. Ne kemanla taninan
bir eserim var, ne de piyanoyla..
Bütün enstrumanlari iyi çaliyorum, ama kimse tanimiyor beni.

Basarili olmak için her sey degil, bir sey lazimmis.
Basari bir verismis; bir seyi alabilmek için
birseyi vermek, digerlerinden vazgeçmek gerekiyormus.
Keske kemani seçseydim ve digerlerinden vazgeçseydim.

Karima da hayati zindan ettim, sevgililerime de...
Hiçbirinden vazgeçmedim.
Yani... Evlilik sadece birisi için karar almak ya,
digerlerinden vazgeçmek... iste evlenirken ben bunu anlamadan
evlenmisim.
Evlendikten sonra baska kadinlarin da oldugu
bir hayati yasamaya devam ettim.
Içlerinden bazilarini daha çok sevdim;
ama ne onlardan birinde, ne de karimda karar kilabildim.

Yillar sonra simdi yapayalnizim...Ne karim kaldi, ne de digerleri...
Keske birini gerçekten seçebilseymisim, ama, yapamadim.

Tipki enstruman seçimi gibi hepsini istedim ve sonuçta elim bos
kaldi.
Almak için birakmak gerekiyormus.
Dolu dolu bos yasamak.
Hayatim boyunca yapacak çok isim oldu; hepsini yapmayi istedim.
Hangisinde 'en iyi' yim? simdi bakiyorum,
kazananlar, basarili olanlar hep bir tek þey yapmislar.
En iyi olmak için önce seçmek ve digerlerini birakmak gerekiyor.
Iste de böyle, özel yasamda da...
Bu seçimi yapmamiz gerekiyor; çünkü mutlaka bazilari daha uygun...

Bir ara ekonomik sIkintiya düstüm. Tasarruf gerek.
Basladim her seyden %10 kesmeye, ne
anlamsiz bir ugrasmis bu. %10 daha az peynir yemek, çay içmek..
Bu tasarruf çok aci verdi bana, her an
hissettim. Her seyden %10 kesmek tabiatima uygundu tabii.
Çok sonradan anladim; sadece taksiyle dolasmayi
biraksam yetermis! Her kalemden %10 degil, etkili kalemi
bulmak gerekiyormus.
Yani, orada da seçim yapmak gerekiyormus...
'Her seçim bir kaybedistir' Her tercih bir vazgeçistir çünkü...
Her tercih bir vazgeçiştir çünkü.. Sabah ise gitmekle, yatakta nefis bir miskinlik fırsatından vazgeçmiş olursunuz.. Kalkar kalkmaz hayat bin bir seçeneği dayar burnunuzun ucuna...

"Ne giysem" telasından, öğle yemeğinde "Ne alırdınız?" diye başucunuzda biten garsona, hangi kanaldaki filmi izlesem kararsızlığından "bize oy verin" diye bağrışan partilere kadar her şey, herkes, her an sizi ısrarla bir tercihe zorlar.

Yastığınıza teslim olmuşsanız, belki dışarıda ışıl ışıl bir günden vazgeçmiş olursunuz.. Bahar esintileri taşıyan bir elbise belki o gün yaşamınızı ışıldatabilecekken, ağırbaşlı bir sadeliğe karar vermekle muhtemel bir tanışıklığı tepersiniz..

Belki yemediğiniz musakka, ısmarladığınız İzmir köfteden daha lezzetlidir. Ya da öbür kanaldaki film, o anki ruh halinize daha uygundur.. Ama yaşam, vazgeçtiğiniz şeye ilişkin ipucu vermez... Geri dönüp, o günü gökkuşağı desenli bir elbiseyle yeniden yaşama şansınız yoktur. Bu seçim oyununda vazgeçtiğiniz şey, seçtiğinizden daha değerliyse pişmanlık kaçınılmazdır.. Ama neyin değerli olduğunun kararı da yine size aittir...

Ve vazgeçtiğiniz şey bazen bir saray, bazen şöhret sahnesinin parıltılı neonları da olsa, çoğu zaman gözünüz hiç arkada kalmaz.. Çünkü duvarlarına sevdiğinizin kokusu sinmiş bir ev ya da sevdiğiniz kadınla paylaşamadığınız bir saray sizin için borsada kolay feda edilebilir değerlerdendir.

Hayata bir başka gözle bakmayı öğrendiyseniz, bu seçimde kazandıklarını sananlara yalnızca acıyarak gülümsersiniz.. Her şeyin sıradanlaştığı bir dünyada bazen kaybetmek en doğru seçimdir.

Ve o dünyada en yerinde tercih; vazgeçiştir...

Can DÜNDAR



immortal 12.11.2007 17:56:07
BİR AYRILIĞIN ANATOMİSİ

insanların birbirini tanıması için en iyi zaman, ayrılmalarına en yakın zamandır" der dostoyevski...


 veda acısı, kabuğunu soyar insanın; yaldızını kazıyıp çırılçıplak ortaya serer.birlikteliğin örttüğü tüm kusurları, ayrılık sergiler.bir ayrılık arifesinde helalleşilir ve o an hakiki tabiatlarıyla yüzleşilir.



 "ölene kadar" diye söz verilmiştir, ama "ölüm yolunda" başka tercihler belirmiştir.



 kararsız prensesin vicdanı azap çekerken 7 cücelerin somurtkanı "aklını başına al" diye fısıldar kulağına; haytası ise "kalbinin sesini dinle" diye çekiştirir eteğinden...



 hep hayran bakan gözlere, hatalar takılmaya başlar.



 "ama"yla biter alelade iltifat cümleleri:



 "sen iyi bir insansın, ama arkadaşların kötü", "seni seviyorum, ama bu ilişkide mutlu değilim", "ben başka türlü bir beraberlik düşlemiştim" vs.. vs...



 sonra gelsin uykusuz geceler...bir türlü karar verememeler...ruhen gidip gelmeler..."hele biraz daha zaman geçsin" diye nikah ertelemeler...



 birlikteymiş gibi yaparken, sevecek başka yüzler, yüzecek başka denizler kollamalar...



 "aslında bütün bunlar bizim iyiliğimiz için"e kendini inandırmalar...



 sonrası hep aynı:



 bekleyenin "hani sonbaharda buluşacaktık. hazan geldi geçti, sen gelmez oldun" sızlanmaları...



 bekletenin "geliyorum az kaldı" oyalamaları...



 bittiğini bile bile işi uzatmalar; söyleyemedikçe hepten batağa saplanmalar...terke makul bir gerekçe ararken hepten çarşafa dolanmalar...veda konuşmasında süslü iltifat cümlelerinin arasına, o cümleleri hiçleştiren mayınlar serpiştirmeler... üzgün görünmeler... bağış dilenmeler "...ama kaçınılmazdı" demeler..."sözünden caydın"yakınmalarını "sen de eski sen değilsin. değişmişsin" diye göğüslemeler... asıl kendinin değiştiğini bilmezden gelmeler... ve son sahne:



 terk edenin o mahcup "gönlüm başkasında" itirafına karşılık terk edilenin kırık çalımı:



 "uğurlar olsun! ben yoluma devam ediyorum". ihanetler böyledir:ilki, bir yenisine gebedir; ikincisi daha az acı verir. ondan sonra dur durak yoktur: güvenilmez aşık, sevdikçe kıran, gezdikçe ardında bir kırık kalpler mezarlığı bırakan biçare dervişe döner. artık acılara hapsolmuştur: buluşmak istedikçe ayrılacak, birleşmeye çalıştıkça parçalanacak, sonunda terk ettiklerinin "ah"ı tutup terk edildiğinde mukadder yalnızlığına kapanacaktır.

                     Can DÜNDAR

BAHARI GETİRDİM SANA

Neyi arıyorsan sen, O’sundur” der Mevlana.. Zulmün peşindeysen zalimsin, aşkı arıyorsan aşık.... Elinden tuttuğumuz her sevgili, bizi sürükleyip, kendi iç dünyamızın derinliklerinde bir keşif gezisine çıkarır. Her ilişki, benliğimizde bir kazıdır aslında, her sevda ruhumuzun bir başka yüzü... Her aşkta kendimizi ararız, o yüzden bulduklarımız benzerimizdir.

Resimlerini yan yana koyun sevdiklerinizin ve dikkatle bakın yüzlerine, onların suretlerinden kendi yüzünüz bakacaktır size... Aşk denilen kaleydoskobun buzlu camına gözünüzü dayadığınızda, binbir cam rengarenk ışıklar saçarak döndüğünde, her seferinde bambaşka şekiller ördüğünü görürsünüz. Her camda, farklı bir renginiz vardır; her şekilde sizden bir parça...

Aşklarınız hülasanızdır. Sevdiginiz her adam, beğendiğiniz her kadın farklı ruh hallerinizi ele verir; arada bir çevirdiniz mi kaleydoskobu, cam paralar yer değiştirip yeni şekiller alır; hepsi siz... Sevgilinizin gözlerindeki dolunay, sizdeki ışığın yansımasıdır aslında; dilindeki sizin ilhamınız, tenindeki sizin yansımanızdır.

Yoksa halâ bir sevdiğiniz, o henüz kendinizi bulamadığınızdandır... Aşk, narsizmdir. Sevda, çevrildikçe içinizin farklı ışıklarını yakan eğlenceli bir kaleydoskop gibi başımızı döndürüyor.

Ve biz, hep baharı takip ederek dünyayı gezen bir gezgin gibi içimizdeki eski baharları arıyoruz. Narcissusu’u bilirsiniz; Öyle heybetli ve güzelmiş ki, bakmaya dayanazmazmış kendine... Gün boyu ayna karşısına geçip kara gözlerini, incecik burnunu, dar kalçalarını, kıvırcık saçlarını seyredermiş hayran hayran... Bir gün ırmak kenarında gezinirken, sudaki yansımasına ilişmiş gözü. Uzanıp, iyice bakmak istemiş. Tam gördüğünde kendisini, dengesini kaybedip düşüvermiş ırmağa, kapılıp gitmiş suya... Yeryüzünün en güzel insanının
öldüğünü duyan Tanrı, unutulmaması için O’nu her bahar açan gözel kokulu bir çiçeğe dönüştürmüş, Narcissus, nergis olmuş.

Kıssadan hisse, benden size tavsiye, taze bir nergis verin bugün sevgilinize... Sonra da, nerede baharsa mevsim, rotasını oraya çevirip içinizdeki eski baharlara koşan bir gezgin gibi “Bahar getirdim sana” deyin.

Baharın elinizde olduğunu unutmadan.. Gözlerindeki ırmağa baktığınızda kendinizi göreceksiniz; dikkat edin de hayran olup düşmeyin... Düşüp bahar kokulu bir çiçeğe dönüşmeyin...

                                                                                                            CAN DÜNDAR
EĞER

O’nu hatırladıkça başı göğe ermişçesine ya da asansör boşluğuna düşmüşçesine ürperiyorsa yüreğiniz...
     Ömrü saatlere sıkışmış bir kelebek telaşıyla O hüzünden bu neşeye konup kalkıyorsanız gün boyu nedensiz... ve her konduğunuzda diğerini iple çekiyorsanız bu hislerin...
     O’nunlayken pervaneleşen yelkovanlar, O’nsuz mıhlanıp kalıyorsa yerine, bir akrep kadar hain...
     sınıfta, büroda, yolda, yatakta içiniz içinize sığmıyor, O’ndan söz edilince yüzünüz, sizden habersiz, mis kokulu bir ekmek dilimi gibi kızarıyor, mahcup somurtuyor veya muzip sırıtıyorsa,
     ve O, her durduğunuz yerde duruyor, her baktığınız yerden size bakıyor, siz keyiflendikçe gülüp, hüzünlendikçe ağlıyorsa...
     dünyanın en güzel yeri O’nun yaşadığı yer, en güzel kokusu bedenindeki ter, en dayanılmaz duygusu gözlerindeki kederse...
     hayat O’nunla güzel ve onsuz müptezelse...
     elmalar pembe, kiremitler pembe, gökyüzü, yeryüzü, O’nun yüzü pembeyse,
     kışlar ilkbaharsa, yazlar ilkbahar, güzler ilkbahar...
     her şiirde anlatılan O’ysa... her filmin kahramanı O... her roman O’ndan söz ediyor, her çiçek O’nu açıyorsa...
     bir anlık ayrılık, bir ömür gibi geliyor ve gider gitmez özlem saç diplerinizden çekiştirip beyninizi acıtıyorsa,
     iştahınız kapanıyor, iştahınız açılıyor, iştahınız şaşırıyorsa...
     iştahınız, hasret acısında bile karşı konulmaz bir tat buluyorsa...
     eliniz telefonda yaşıyor, işaret parmağınızla ha bire O’nu tuşluyor, dara düştüğünüzde kapıyı çalanın O olduğunu adınız gibi biliyorsanız...
     mütemadi bir sarhoşluk halinde, her çalan telefona O diye atlıyor, vitrindeki her giysiyi O’na yakıştırıyor, konuşan birini dinlerken "keşke O anlatsa" diye iç geçiriyorsanız...
     kokusu burnunuzdan, sureti gözünüzden, sesi kulağınızdan, teni aklınızdan silinmiyorsa bir türlü...
     özlemi, sol memenizin altında tek nüsha bir yasak yayın gibi taşıyorsanız gün boyu...
     hem kimseler duymasın, hem cümlealem bilsin istiyorsanız...
     O’nsuz geceler ıssız, sokaklar öksüzse...
     ayrılık ölüme, vuslat sehere denkse...
     gamze gamze tebessüm de onun içinse, alev alev öfke de;
     bunca tavır, onca sabır ve nihayetsiz kahır hep O’nun yüzü suyu hürmetine...
     uğruna ödenmeyecek bedel, gidilmeyecek yol, vazgeçilmeyecek konfor yoksa...
     dışarıda yer yerinden oynuyor ve "içeri"de bu sizi zerrece ilgilendirmiyorsa,
     nedensiz küsüyor, sebepsiz affediyorsanız ve bütün bu hallerinize siz bile akıl erdiremiyorsanız...
     kaybetme korkusu, kavuşma sevincinden ağır basıyorsa ve aşk, gurura baskın çıkıyorsa bu yüzden her daim...
     gece yarısı kadim bir dost gibi kucaklayan tanıdık bir şarkı, bütün acı sözleri unutturmaya yetiyorsa...
     Her gidişte ayaklarınız "Geri dön" diye yalpalıyorsa ve siz kendinize rağmen dönüyorsanız, sınırsız, sabırsız, doyumsuz bir tutkuyla...
     ...o halde bugün sizin gününüz!..
     "Çok yaşa"yın ve de "siz de görün"üz.

                                     CAN DÜNDAR
 


immortal 12.11.2007 17:59:17
SİL...

Yeni cep telefonuma eskisinin rehberini geçiriyordum dün...

Baktım, bazı isimlerin numaraları duruyor; kendileri yok...

Bir deprem sonrasının hazin sınıf yoklaması gibi:

"- Cem Karaca?"

"- Yok!"

"- Barış Manço?"

"- Yok!"

"- Erol Mutlu?"

"- Yok!".

"- Melih Kibar?"

"- Yok!"



* * *



Sanki mazinin kumsalına yazılmış isimler... Eninde sonunda geleceğini adımız gibi bildiğimiz halde hiç gelmez zannettiğimiz bir dalga geliyor ve yıllar yılı özene bezene sahile işlediğimiz o güzelim yazıları bir darbede siliyor. Kum gibi dağıtıp ummana sürüklüyor.

Sonrası boşluk... Sonsuz bir boşluk...


* * *



Yitik dostların, tanışların ekrandaki isimleri üzerinde geziniyor parmağım... "Sileyim mi" diye soruyor telefon...

Başparmağın ucunda bir ömür...

Can, bir tuş mesafesinde...

"Sil" komutuna elim varmıyor.

"Sil"mek ihanet gibi geliyor.



* * *


Rehberim isim dolu... Kimi canlı, kimi ölü... "Sil"meye kıyılamamış nice isim, yaşayanlarla birlikte duruyor orada... "Yaşayanlar" dediğim, sırasını bekleyenler... Kim bilir hangisi, hangisinin ardı sıra... "Ha 3 gün önce, ha 5 gün sonra..."

Kimi vakitli, kimi apansız, bir anda...

Rasgele arıyorum yitenlerden birini...

Gençten bir kadın sesi yanıtlıyor:

"Aradığınız numaraya şu an ulaşılamıyor."

Gelecekte ulaşılması da mümkün görünmüyor. "Daha sonra tekrar deneyiniz" tavsiyesine gülüyorum.

Denemeye söz veriyorum.

Ölmüş de hafızadan silinmemiş dostlar, ölmeden silinenlerden daha uzun yaşıyor bu rehberde...


* * *


Hep merak ederim:

Nereye gider bu bilgisayarların, cep telefonlarının posta kutularından silinen mesajlar, mektuplar, yazılar...

Onca harf, cümle, satır?.. Sanal âlemin görünmez kablolarına tutunup bir ekrandan yüreklere ulaşan haykırışlar, özlemle tuşlanmış, mesaj kutularında saklanmış aşklar... ne olur silinince?..

Uzay boşluğunda dağılır mı?

Yoksa bir yerlerde saklanır mı?

Bir gün yeniden toplanır mı?

Silinmiş yazılar diyarında...

Bir pişmanlık kurultayında...

Ya ölenler?

Onlar hangi keşfedilmemiş ülkeye gider?..



* * *


Galiba hayattan kayıt sildirdikten sonra ilkin gelip sevenlerinin hafızasına kaydoluyorlar.

Bilgisayar gibi değil insan hafızası...

Bir tuşluk "sil" komutuyla silmiyor sevdiğini... silemiyor.

Emir, ferman dinlemiyor.

Hatıralara sarıp saklıyor orada... anıyor, yâd ediyor, "yaşatıyor".

Belki hiç unutmuyor ve yanına gidene dek orada koruyor. Belki -5-10 yıl sonra- bir gün "hafızası doluyor", onu silip yerine bir başka ismi yazıyor.

İşte insan asıl o zaman "sil"iniyor.

Sözün özü, demem o ki;

Unutmazsak yaşatırız!
                              CAN DÜNDAR


TIKANIP KALDIĞINDA HAYAT

Bir yerlerde tıkanıp kaldığında hayat, soluk almak güçleştiğinde,

Yüreğin susup, mantığın sürüklemeye başladığında ayaklarını,

Dağlara dönmeli yüzünü insan.

Yeni patikalar, yeni yollar seçmeli, yüreğini ferahlatacak;

Yeni insanlarla 'tanışmalı, yeni keşifler yapacak....

Hep isteyip de, bir gün yaparım diye ertelediği ne varsa, Gerçekleştirmeyi denemeli!

Her geçen gece, ölüme bir gün daha yaklaştığını; zamanın bir nehir,

Kendisinin bir sal olup da, O dursa da yolculuğun devam ettiğini anlamalı.

Baş döndürücü bir hızla geçiyorsa birbirinin aynı günler,

Her akşam aynı can sıkıntısıyla eve giriliyorsa,
Değiştirmeye çalışmalı bir şeyleri;

Küçük şeylerle başlamalı belki; örneğin, bir kaç durak önce inip

Servisten, otobüsten; yürümeli eve kadar, yüreğine takmalı güneş gözlüklerini;

Gördüğünü hissedebilmeli!

Sağlığını kaybedip, ölümle yüz yüze gelmeden önce,

Değerli olabilmeli hayat!

İlla büyük acılar çekmemeli, küçük mutlulukları fark etmek için!

Başkasının yerine koyabilmeli kendini;

Ağlayan birine "gül", inleyen birine "sus" dememeli!

Ağlayana omuz, inleyene çare olabilmeli!

Şu adaletsiz, merhametsiz dünyaya ayak uydurmamalı; Sevgisiz, soysuz kalarak!

Dikeni yüzünden hesap sormak yerine gülden,
Derin bir soluk alıp, hapsetmeli kokusunu içine...

Güneşin doğuşunu seyretmeli arada bir, seher yeli okşamalı saçlarını...

Karda, yağmurda; sevincine, coşkusuna; fırtınada boranda; Öfkesine, isyanına ortak olabilmeli doğanın!

Bir çocuğun ilk adımlarında umudu; bir gencin düşlerinde geleceği;

Bir yaşlının hatıralarında geçmişi görebilmeli! Çalışmadan başarmayı, sevmeden sevilmeyi, mutlu etmeden mutlu Olmayı beklememeli!

Ama küçük, ama büyük; her hayal kırıklığı, her acı; Bir fırsat yaşamdan yeni bir şeyler öğrenebilmek için; kaçırmamalı!

Çünkü; hiç düşmemişsen, el vermezsin kimseye kalkması için, hiç Çaresiz kalmamışsan, dermanı olamazsın dertlerin; ağlamayı bilmiyorsan, Neşesizdir kahkahaların;

Merhaba dememişsen, anlamsızdır elvedaların...

Ne, herkesi düşünmekten kendini, ne; kendini düşünmekten herkesi unutmamalı!

Bilmeli; çok kısa olduğunu hayatın; hep vermek ya da hep almak için...

Sadece, anlatacak bir şeyleri olduğunda değil,
Söyleyecek bir şey bulamadığında da dinleyebilmeli!

Aklı ve kalbiyle katılabilmeli sohbetlere...
Hafızası olmalı insanın; hiç değilse, aynı hataları, aynı bahanelerle tekrarlamaması için!

Soruları olmalı, yanıtları bulmak için bir ömür harcayacak! Dostları olmalı, ruhunun ve zihninin sınırlarını zorlayacak!

Herkese yetecek kadar büyük olmalı sevgisi;
Ama, kapasitesi sınırlı olmalı yüreğinin ki, hakkını verebilsin sevdiklerinin;

Zaman bulabilsin; Bir teşekkür, bir elveda için...

Yaşam dedikleri bir sınavsa eğer; Asla vazgeçmemeli sevmek ve öğrenmekten;

Ama, herkesi sevemeyeceğini de her şeyi bilemeyeceğini de fark edebilmeli insan!

Tıpkı, her şeye sahip olamayacağı gibi...

Zamanın ninnisiyle, uykuda geçirmemeli hayatı...!


 


BAVULLARI HEP TOPLU DURMALI İNSANIN

Bavulları hep toplu durmali insanın
Bir gün telefonların hiç çalmayabileceği hesaplanmalı
Tül perde arkasından misafir yolu gözlemekten vazgeçmeli
Ihanetlere, terkedilmelere, bir başına bırakılmalara hazırıklı olmalı
Yalnızlığa alışmalı
Çünkü “omuz omuza” günlerin vakti geçti.
Dayanışma, günümüzün borsasinin değer kaybeden hisse senetlerinden biri artık
Bireyin keşif çağı, geride kırık dökük yalnızlılklar bıraktı.
Terörün bile bireyselleştiği çağdayız.
Zaman, birlikten kuvvet doğurma zamanı değil;
Zaman, tek basina dimdik ayakta kalabilmeyi becerme zamanıdır
Işte o yüzden alışmalı yalnızlığa…

Sokaklar dolusu ıssızlıkla başbaşa yaşamayı göze almalı insan
Güvendiği dağlardaki karlara bakıp ders çıkarmalı
Hüzünlü bir şarkıyla paylaşılan gecelerde başını dayayacak bir omuz arama huylarından vazgeçmeli
Sofrada tek tabağa, tabakta az yemeğe alışmalı
Romanlardan, yalnızlığa yücelten paragraflar aşmalı evin en görünür duvarlarına
“Yalnızlık paylaşılmaz/Paylaşılsa yalnızlık olmaz”
Dizeleriyle başlamalı güne
Telesekretere “Şu anda size cevap verebilecek kimse yok! ” denmeli,
“Belkide hiç olmayacak…” cevapsızlığa, sessizliğe ısınmalı
Oysa sessizlik haksızlığa alkıştır.
Haklılığın onuru yaşatır insanı
Susmanin utancı öldürür
O yüzden en sessiz gecelerde “Doğruydu, yaptım” la teselli bulmalı insan.
Feryada komşuların yetişmemesine,
Soğuk duvar diplerinde sessizce ağlaşmaya alışmalı
Kendiyle hesaplaşmaya çalışmalı
Gece yastıkla ağlaşmaya, sabah aynayla gülüşmeye,
Kendiyle hüzünlenip, kendiyle keyiflenmeye hazır olmalı
Hep başını alıp gidebilecek kadar cesur,
Ama hep kalıp savaşacak kadar gözüpek olabilmeli
Sessizliği, sese dönüştürebilmeli.

Ve sırt çantasını her daim hazır tutmalı insan,
Yollarla barışmalı…
Yalnızlığa alışmalı…

                    Can Dündar


immortal 12.11.2007 18:03:59
SENİNLE YAŞLANMAK İSTİYORUM

Seneler gecsin, sen beni bil, ben seni bileyim istiyorum.
Benim olduğu kadar dostlarının, dostlarının olduğu kadar benim
ol istiyorum.
Nice sıkıntı ve zorluk yaşayıp anlatalım.
Yaşayalım ki, öğrenelim hayatı ve destek çıkmayı.
Birbirimizin omuzlarında ağlamalıyız.
Paylaşmalı ve beraber sıkılmalıyız.
Öyle ki, yalnız sıkılmak sıkmalı bizi.
Güzel günlerimizi, evimizde bir şişe şarap ve pijamalarımızla
kutlamalıyız.
Yada bazen dostlarla ucuz biralar içerek...
Böylece yaşamalıyız işte.

Sonra çocuğumuz olmalı,

Düşünsene senin ve benim olan bir canlı.
Geceleri ağladıkça sırayla susturmalıyız.
Sen arada mızıkçılık yapmalısın ve ben söylenerek almalıyım sıranı.
Yorgun olduğum için yemek yapmamalıyım, söylenerek yumurta kırmalısın.
Hava soğukken birbirimize sıkıca sarılıp yatmalıyız.
Zaman su gibi akıp giderken, herşey yaşanmış bir hayatımız olmalı.
Herşeye rağmen hiç bıkmamalıyız birbirimizden
Mutluda olsa, kötüde olsa, yaşadığımız günler bizim günlerimiz olmalı.
Saçlara düşünce aklar, yada gidince aklar, çocukları güvence
altına alıp gitmeli bu şehirden.
Kavgasız, her sabah cinayetle uyanılmayan, sessiz bir yere gitmeliyiz.

Geceleri balkonda denizi seyredip, sandalyelerimizde sallanmalıyız.
Eve gelip benden kahve istemelisin.
Çocuklar gelmeli ziyaretimize, geçmişteki hareketli
günlerimizi anımsamalıyız.
Ben, "Bey" demeliyim sana, sende "Hanım".

Öyle sevmelisin ki beni bu yazdıklarım korkutmamalı seni.
Tebessümler açtırmalı yüzünde.
Birgün bu hayatı bırakıp giderken, sadece mutluluk olmalı yüzümüzde.

Birbirimizi sevmenin gururu olmalı herşeyde...
                                                                  CAN DÜNDAR


tuğçee 12.11.2007 20:37:04
AŞKIN "ACI" HALİ   bu yazısını ben öncedende duymuştum. çok güzel bir yazı.

immortal 12.11.2007 21:58:37
evet  Smiley hepsi çok güzel ya ben "sil","bir ayrılığın anatomisi"nide çok begeniyorum

furkii 14.11.2007 18:54:27
Günde Kaç Milyon İnsan Doğar Yeryüzünde
Ölür Kaç Milyon!!
Kaçı Yaşadım Diyebilirdi
Kaçı Diyebilecek!!

Kaçı Günde Üç Öğün Yemek Yiyebilirdi
Kaçı Yiyebilecek!!!

                 "NAZIM HİKMET RAN"

buyuk ustalardan olan nazım usta once vatan haını ılan edılıp ıcerı atıldı sonra surduler  degerı bılınmedı ustamısın..

evrim 20.11.2007 17:00:56
siyasi görüşleri,hayata bakışları hemen hemen hiç uymamasına rağmen eve aziz nesin kitaplarıyla gelir  babam.arkadaşlarıyla kurduğu ortak kütüphanenin raflarında çokca nesin kitabı vardır.bir kısmını okudum ben de.sosyal sorunlara dikkat çekiyor genelde.takdirle karşılanası bir durum bu.üslubu ve  türkçesi de oldukça iyi.

kaRaKalem 20.11.2007 17:36:00
kitabın arkasında bi bölüm vardı: aziz nesin sözlüğü diye.. bu bile ne kadar büyük bi yazar olduğunu göstermeye yeterdi benim için.. okuduğum her öyküsünde başka tatlar aldım.. çok seviyorum aziz nesin okumayı =)

mvo_only4me 23.11.2007 22:56:01
evet gercekten cok iyi romanalri var, okulda ögretmenler bile tavsiye ediyor Wink

Heutaissy 24.11.2007 15:20:18
bayagi yazisi varmis bu kadinin ...

kaRaKalem 28.11.2007 14:40:28
bi gün elime bi kitabı geçmişti, o zamanki kız arkadaşım vermişti.. okumaya başladım ama ortaokul seviyesindeydi Undecided bi daha da hiç bi kitabını elime almadım..
ama onunla ilgili bi roman vardı, Agatha'nın Anahtarı. Ahmet Ümit kitabıydı sanırım. onu okumak istiyorum bi ara. biliyosunuzdur Agatha'nın kayıp 1o ya da 11 günü vardır hayatında, istanbul'da bi otelde geçirdiği söylenir bu zamanı... otelin adını unuttum... mevzuu bahis anahtar bu sırada ortaya çıkar, anahtar hala türkiye'dedir, garanti bankası'nın bi kasasında diye hatırlıyorum... ilginç bi olay gerçekten.


Notice: Undefined index: arc_page in /home/mor/public_html/forum/arsiv.php on line 446

: 1 2 3 4 5 6 7 8 [ 9 ] 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23



Notice: Undefined index: arc_register in /home/mor/public_html/forum/arsiv.php on line 468