|
||
| DAVET Dörtnala gelip Uzak Asya'dan Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim. Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak ve ipek bir halıya benziyen toprak, bu cehennem, bu cennet bizim. Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın, yok edin insanın insana kulluğunu, bu dâvet bizim... Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine, bu hasret bizim... Nazım Hikmet RAN En sevdiğim şiiridir.Sevilmeyecek gibi de değil zaten.... |
||
|
||
| Yeni Hayat "Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatim degisti." Orhan Pamuk'un coskulu, lirik ve sihirli romani Yeni Hayat bu sözlerle basliyor. Okudugu bir kitaptan sarsilarak etkilenen, sayfalardan neredeyse fiskiran isiga bütün hayatini veren ve kitabin vaat ettigi yeni hayatin pesinden kosan bir kahramanin olaganüstü hikayesi bu. Kitabin etkisiyle asik oluyor, üniversite ögrenciliginden uzaklasiyor, Istanbul'dan ayriliyor, bitip tükenmeyen otobüs yolculuklarina çikiyor, tasra sehirlerine dogru savruluyor. Onunla birlikte ve ayni hizla sürüklenen okuyucu, kahramanin okudugu kitabi degil, basindan geçenleri izleyerek bize özgü bir hüznün ve siddetin ta kalbinde buluyor kendini. Siyah beyaz televizyonlu kahvelere, video seyredilen otobüslere, trafik kazalarina, siyasi kumpas ve cinayetlere, bayi örgütlerine, paranoyakça kuramlara, saat kadar dakik muhbirlere, kaybolan eski esyalarin siirine, tasranin öfkesine uzanan bu harikulade yolculuk, Orhan Pamuk'un, çagdas dünya romaninin en özgün yaraticilarindan biri oldugunu bir kere daha kanitliyor. Bir yandan Hayat'in, Essiz Anilar'in, Ölüm'ün, Yazi'nin, Kaza'nin sirlarina, bir yandan da çocuklugun resimli romanlarina, bir belirip bir kaybolan melege ve Dante'nin, Rilke'nin siirlerine açilan benzersiz bir roman. Bize özgü bir hüznün ve siddetin kalbine yolculuk. hayatımdaki en güzel kitaplardan bir tanesi... yeni hayatı değil hayatın olması gereken gerçeğini anlatıyor.... okumaya değer! |
||
|
||
| "EN MÜHİM MESELE" Toprak doyurası gözleri doymuyor Çok çok para kazanmak istiyorlar Öldürmemiz,ölmemiz lazım geliyor Çok çok para kazanmaları için. Elbet de aşikare söylemiyorlar bunu: renk renk fener asmışlar kuru dallara, yalanları salmışlar yollara, hepsinin de kuyruğu telli pullu. Davullar dövülüyor pazar yerinde çadırlarda kaplan adam,deniz kızı,kesik baş, pembe donlu cambazlar tellerin üzerinde hepsinin de yüzü gözü boyalı. Aldanıp aldanmamak, işte mesele. Aldanmazsak:varız! Aldanırsak:yok! Nazım TABİİ Kİ ALDANMAYIZ! |
||
|
||
| TEK 'YENİ HAYAT'MI O.PAMUK'UN BÜTÜN KİTAPLARI OKUNMALIDIR.NOBELLİ BİR YAZARI DİREKT ANLAMAKTA ÇOK GURUR VERİCİ.-HİÇBİR ÇEVİRMENE İHTİYAÇ DUYMADAN OKUMAK-TÜRKÇE'Yİ ANA DİLİMDEN DAHA İYİ KONUŞABİLDİĞİM İÇİN GURURLU DEĞİLİM AMA NAZIM'I,YAŞAR KEMAL'İ VE O.PAMUK'U DİREKT ANLAMAK FAZLASIYLA GURUR VERİCİ. | ||
|
||
| sadece nobel'li diye bi yazar okunmaz bence.. hem nobel ödülünün verilişi için çok farklı nedenler ve amaçlar var. ayrıca da "biz şu kadar şu kadar Ermeni'yi katlettik" diyerek yapmadığımız bir soykırımı yapılmış gibi gösteren bir Türk... bilmiyorum.... hiç bi kitabını okumadım, yazın dili hakkında birşey bilmiyorum; ama tüm bu bildiklerim onu okumama engel olan sebepler...!!
|
||
|
||
'hiç bi' kitabını okumadan bilemezsin zaten nasıl muhteşem yazdığını 'hiç bi' kitabını okumadan ne için nobel ödülünün verildiğini de bilemezsin.önce önyargıyı yenmeniz gerek O'nu okumaya başlamadan.
|
||
|
||
'hiç bi' kitabını okumadan bilemezsin zaten nasıl muhteşem yazdığını 'hiç bi' kitabını okumadan ne için nobel ödülünün verildiğini de bilemezsin.önce önyargıyı yenmeniz gerek O'nu okumaya başlamadan. onun yazarlık kimliğine bir şey söylemedim zaten farkındaysan... ama nobelin ne gibi şartlar altında verildiğini bilmezlikten gelerek, yazdığı kitaba verilmiş gibi de yapma lütfen!! komik oluyorsun.. ![]()
|
||
|
||
nobel yazdığı tek bir kitaba verilmiyor NOBEL ÜYELERİ aday olan kişilerin o zamana kadar yaptıları tüm işleri iyice araştırıp öyle karar veriyor..'hiç bi kitabını okumadım,yazın dili hakkında birşey bilmiyorum...'diyorsunuz zaten O'nun yazarlık kimliğine bir şeyler söyleyebilmeniz için öncelikle yazdıklarını okumalısınız.
|
||
|
||
sadece nobel'li diye bi yazar okunmaz bence.. hem nobel ödülünün verilişi için çok farklı nedenler ve amaçlar var. ayrıca da "biz şu kadar şu kadar Ermeni'yi katlettik" diyerek yapmadığımız bir soykırımı yapılmış gibi gösteren bir Türk... allah aşkına ya bi insana ermeni soykırımını destekledi diye nobel edebiyat ödülü verilir mi ya bir yerden bir şey duyuyosunuz körü körüne inanıyosunuz tek başınıza düşünün biraz bu ödül öyle basit bir şeyden verilcek bir ödül değilki kitaplarını oku ondan sonra konuş lütfen
bilmiyorum.... hiç bi kitabını okumadım, yazın dili hakkında birşey bilmiyorum; ama tüm bu bildiklerim onu okumama engel olan sebepler...!! ![]() |
||
|
||
| PAMUK SAYESİNDE TÜRKİYE ÖVÜLÜYOR... Türkiye eski günlerine döndü. Dünya basınında sadece 1 Mayıs olayları, siyasi kriz haberleri yayınlanıyor. Türkiye’yi gururlandıran, içimizi açan, huzur veren tek haber konusu Orhan Pamuk’un Avrupa ve Amerika’daki turları, konferansları, söyleşileri... Pamuk, Türkiye’nin bambaşka bir yüzünü gösteriyor. Aslında pek rağbet edilmeyen, çok az olan “kültür yüzünü” sergiliyor. Orhan Pamuk, yüzlerce bürokratın çalıştığı, milyonlarca doların harcandığı, Türkiye tanıtımını tek başına gerçekleştiriyor. Hepimize ve özellikle de devlete para kazandırıyor. Peki biz ne yapıyoruz? Nefret kusuyoruz. Geldiği taktirde arkasına ölüm mangaları takacağımızı ilan ediyoruz. Onunla övünmek yerine, bu yapılanlar bize yakışmaz... Ayıptır. Yazıktır. Günahtır. |
||
|
||
| siyasi olanların yanında Piraye için yazmış olduğu şiirler var ki aşk,hasret,özlem(sadece bir kadına karşı değil birçok şeye karşı)böyle güzel anlatılır... SAAT 21-22 ŞİİRLERİ Ne güzel şey hatırlamak seni : ölüm ve zafer haberleri içinden, hapiste ve yaşım kırkı geçmiş iken... Ne güzel şey hatırlamak seni : bir mavi kumaşın üstünde unutulmuş olan elin ve saçlarında vakur yumuşaklığı canımın içi İstanbul toprağının... İçimde ikinci bir insan gibidir seni sevmek saadeti... Parmakların ucunda kalan kokusu sardunya yaprağının, güneşli bir rahatlık ve etin daveti : kıpkızıl çizgilerle bölünmüş sıcak koyu bir karanlık... Ne güzel şey hatırlamak seni, yazmak sana dair, hapiste sırtüstü yatıp seni düşünmek : filânca gün, falanca yerde söylediğin söz, kendisi değil edasındaki dünya... Ne güzel şey hatırlamak seni. Sana tahtadan bir şeyler oymalıyım yine : bir çekmece bir yüzük, ve üç metre kadar ince ipekli dokumalıyım. Ve hemen fırlayarak yerimden penceremde demirlere yapışarak hürriyetin sütbeyaz maviliğine sana yazdıklarımı bağıra bağıra okumalıyım... Ne güzel şey hatırlamak seni : ölüm ve zafer haberleri içinden, hapiste ve yaşım kırkı geçmiş iken... **23 Eylül 1945 O şimdi ne yapıyor şu anda, şimdi, şimdi? Evde mi, sokakta mı, çalışıyor mu, uzanmış mı, ayakta mı? Kolunu kaldırmış olabilir, - hey gülüm, beyaz, kalın bileğini nasıl da çırçıplak eder bu hareketi!.. - O şimdi ne yapıyor, şu anda, şimdi, şimdi? Belki dizinde bir kedi yavrusu var, okşuyor. Belki de yürüyordur, adımını atmak üzredir, - her kara günümde onu bana tıpış tıpış getiren sevgili, canımın içi ayaklar!.. - Ve ne düşünüyor beni mi? Yoksa ne bileyim fasulyanın neden bir türlü pişmediğini mi? Yahut, insanların çoğunun neden böyle bedbaht olduğunu mu? O şimdi ne düşünüyor, şu anda, şimdi, şimdi?... **26 Eylül 1945 Bizi esir ettiler, bizi hapse attılar : beni duvarların içinde, seni duvarların dışında. Ufak iş bizimkisi. Asıl en kötüsü : bilerek, bilmeyerek hapisaneyi insanın kendi içinde taşıması... İnsanların birçoğu bu hale düşürülmüş, namuslu, çalışkan, iyi insanlar ve seni sevdiğim kadar sevilmeye lâyık... **1 Ekim 1945 Dağın üstünde : akşam güneşiyle yüklü olan bir bulut var dağın üstünde. Bugün de : sensiz, yani yarı yarıya dünyasız geçti bugün de. Birazdan açar kırmızı kırmızı : gecesefaları birazdan açar kırmızı kırmızı. Taşır havamızda sessiz, cesur kanatlar vatandan ayrılığa benzeyen ayrılığımızı... **6 Ekim 1945 Bulutlar geçiyor : haberlerle yüklü, ağır. Buruşuyor hâlâ gelmeyen mektup avucumda. Yürek kirpiklerin ucunda uzayıp giden toprak uğurlanır. Benim bağırasım gelir : - "P î r â y e , P î r â y e !.." - diye... **5 Kasım 1945 Çiçekli badem ağaçlarını unut. Değmez, bu bahiste geri gelmesi mümkün olmayan hatırlanmamalı. Islak saçlarını güneşte kurut : olgun meyvelerin baygınlığıyla pırıldasın nemli, ağır kızıltılar... Sevgilim, sevgilim, mevsim sonbahar... **12 Kasım 1945 Damardan boşanan kan gibi ılık ve uğultulu son lodoslar esmeye başladı. Havayı dinliyorum : nabız yavaşladı. Uludağ'da, zirvede kar ve Kirezli-yaylada şahane ve şipşirin yatmış uykudadır kırmızı kestane yapraklarının üstünde ayılar. Ovada kavaklar soyunuyor. İpekböceği tohumları kışlaklarına gitti gidecek, sonbahar bitti bitecek, nerdeyse girecek gebe-uykularına toprak. Ve biz yine bir kış daha geçireceğiz : büyük öfkemizin içinde ve mukaddes ümidimizin ateşinde ısınarak... **1945 yılı Aralık ayının dördü İlk göz göze geldiğimiz günkü elbiseni çıkar sandıktan, giyin, kuşan, benze bahar ağaçlarına... Hapisten mektubun içinde yolladığım karanfili tak saçlarına, kaldır, öpülesi çizgilerle kırışık beyaz, geniş alnını, böyle bir günde yılgın ve kederli değil, ne münasebet, böyle bir günde bir isyan bayrağı gibi güzel olmalı Nâzım Hikmetin kadını... **5 Aralık 1945 Delindi sintine, esirler parçalamakta pırangaları. Yıldız-poyrazdır esen, tekneyi kayaların üstüne atacak. Bu dünya, bu korsan gemisi batacaktır, taş çatlasa batacak. Ve senin alnın gibi hür, ferah ve ümitli bir âlem kuracağız Pirâyem... **6 Aralık 1945 Onlar ümidin düşmanıdır, sevgilim, akar suyun, meyve çağında ağacın, serpilip gelişen hayatın düşmanı. Çünkü ölüm vurdu damgasını alınlarına : - çürüyen diş, dökülen et -, bir daha geri dönmemek üzre yıkılıp gidecekler. Ve elbette ki, sevgilim, elbet, dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya, dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle : işçi tulumuyla bu güzelim memlekette hürriyet... **12 Aralık 1945 Ağaçlar ovada son bir gayretle pırıldamakta : pul pul altın bakır tunç ve tahta... Öküzlerin ayakları yaş toprağa gömülüyor yumuşacık. Ve dağlar dumana batık kurşunî, sırılsıklam... Tamam, sonbahar belki bugün bitti artık. Yaban kazları hızla gelip geçti demin herhal İznik gölüne gidiyorlar. Havada serin havada is kokusu gibi bir şey : havada kar kokusu var... Şimdi dışarda olmak, dörtnala sürmek dağlara doğru atı. "- Ata binmesini de bilmezsin," - diyeceksin ama şakayı bırak ve kıskanma, yeni bir huy edindim hapiste : seni sevdiğim kadar değilse de hemen hemen ona yakın seviyorum tabiatı... Ve ikiniz de uzaktasınız... |
||
|
||
| YAŞAMAYA DAİR 1 Yaşamak şakaya gelmez, büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın bir sincap gibi meselâ, yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden, yani, bütün işin gücün yaşamak olacak. Yaşamayı ciddiye alacaksın, yani, o derecede, öylesine ki, meselâ, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda, yahut, kocaman gözlüklerin, beyaz gömleğinle bir laboratuvarda insanlar için ölebileceksin, hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için, hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken, hem de en güzel, en gerçek şeyin yaşamak olduğunu bildiğin halde. Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, yetmişinde bile, meselâ, zeytin dikeceksin, hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil, ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için, yaşamak, yani ağır bastığından. 1947 YAŞAMAYA DAİR 2 Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız, yani, beyaz masadan bir daha kalkmamak ihtimali de var. Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına, hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden, yahut da yine sabırsızlıkla bekleyeceğiz en son ajans haberlerini. Diyelim ki, dövüşülmeye değer bir şeyler için, diyelim ki, cephedeyiz. Daha orda ilk hücumda, daha o gün yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün. Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu, fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu. Diyelim ki, hapisteyiz, yaşımız da elliye yakın, daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının. Yine de dışarıyla beraber yaşayacağız, insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgârıyla yani, duvarın arkasındaki dışarıyla. Yani, nasıl ve nerde olursak olalım hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak... 1948 YAŞAMAYA DAİR 3 Bu dünya soğuyacak, yıldızların arasında bir yıldız, hem de en ufacıklarından, mavi kadifede bir yaldız zerresi yani, yani, bu koskocaman dünyamız. Bu dünya soğuyacak günün birinde, hattâ bir buz yığını yahut ölü bir bulut gibi de değil, boş bir ceviz gibi yuvarlanacak zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız. Şimdiden çekilecek acısı bunun, duyulacak mahzunluğu şimdiden. Böylesine sevilecek bu dünya "Yaşadım" diyebilmen için... Şubat 1948 |
||
|
||
| ÖLÜME DAİR Buyrun, oturun dostlar, hoş gelip sefalar getirdiniz. Biliyorum, ben uyurken hücreme pencereden girdiniz. Ne ince boyunlu ilâç şişesini ne kırmızı kutuyu devirdiniz. Yüzünüzde yıldızların aydınlığı başucumda durup el ele verdiniz. Buyrun oturun dostlar hoş gelip sefalar getirdiniz. Neden öyle yüzüme bir tuhaf bakılıyor? Osman oğlu Hâşim. Ne tuhaf şey, hani siz ölmüştünüz kardeşim. İstanbul limanında kömür yüklerken bir İngiliz şilebine, kömür küfesiyle beraber ambarın dibine... Şilebin vinci çıkartmıştı nâşınızı ve paydostan önce yıkamıştı kıpkırmızı kanınız simsiyah başınızı. Kim bilir nasıl yanmıştır canınız... Ayakta durmayın, oturun, ben sizi ölmüş zannediyordum, hücreme pencereden girdiniz. Yüzünüzde yıldızların aydınlığı hoş gelip sefalar getirdiniz... Yayalar-köylü Yakup, iki gözüm, merhaba. Siz de ölmediniz miydi? Çocuklara sıtmayı ve açlığı bırakıp çok sıcak bir yaz günü yapraksız kabristana gömülmediniz miydi? Demek ölmemişsiniz? Ya siz? Muharrir Ahmet Cemil? Gözümle gördüm tabutunuzun toprağa indiğini. Hem galiba tabut biraz kısaydı boyunuzdan. Onu bırakın Ahmet Cemil, vazgeçmemişsiniz eski huyunuzdan, o ilâç şişesidir rakı şişesi değil. Günde elli kuruşu tutabilmek için, yapyalnız dünyayı unutabilmek için ne kadar çok içerdiniz... Ben sizi ölmüş zannediyordum. Başucumda durup el ele verdiniz, buyrun, oturun dostlar, hoş gelip sefalar getirdiniz... Bir eski Acem şairi : "Ölüm âdildir" - diyor, - "aynı haşmetle vurur şahı fakiri." Hâşim, neden şaşıyorsunuz? Hiç duymadınız mıydı kardeşim, herhangi bir şahın bir gemi ambarında bir kömür küfesiyle öldüğünü?... Bir eski Acem şairi : "Ölüm âdildir" - diyor. Yakup, ne güzel güldünüz, iki gözüm. Yaşarken bir kerre olsun böyle gülmemişsinizdir... Fakat bekleyin, bitsin sözüm. Bir eski Acem şairi : "Ölüm âdil..." Şişeyi bırakın Ahmet Cemil. Boşuna hiddet ediyorsunuz. Biliyorum, ölümün âdil olması için hayatın âdil olması lâzım, diyorsunuz... Bir eski Acem şairi... Dostlar beni bırakıp, dostlar, böyle hışımla nereye gidiyorsunuz? |
||
|
||
| bu dileği yerine getirilmedi ya,anadoluda bir çınar ağacının altında uyumak istemişti ama dirisini reddeden devletim ölüsünü de almadı ülkesine... VASİYET Yoldaşlar nasip olmazsa görmek o günü, Ölürsem kurtuluştan önce yani, Alıp götürün Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni. Hasan beyin vurduğu Irgat Osman yatsın sol yanımda Ve çavdarın dibinde toprağa çoçuklayıp Kırkı çıkmadan ölen şehit Ayşe öbür yanımda Traktörlerle türküler geçsin altbaşından mezarlığın, Seher aydınlığında taze insan, yanık benzin kokusu Tarlalar ortamalı, kanallarda su, Ne karanlık, na candarma korkusu. Biz bu türküleri elbette işitecek değiliz, Toprağın altında yatar upuzun Çürür kara dallar gibi ölüler, Toprağın altında sağır, kör, dilsiz Ama bu türküleri elbette işitecek değiliz, Toprağın altında yatar upuzun, Çürür kara dallar gibi ölüler, Toprağın altında sağır dilsiz Ama bu türküleri söylemişim ben, Daha onlar düzülmeden, Duymuşum yanık benzin kokusunu Traktörlerin resmi bile çizilmeden. Komşulara gelince, Şehit Ayşe'yle ırgat Osman Çektiler büyük hasreti sağlıklarında Belki farkında bile olmadan. Yoldaşlar, ölürsem o günden önce yani Öylece gibi de görünüyor, Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni Ve de uyarına gelirse, Tepemde bir çınar olursa Taş maş da istemez hani. |
||
|
||
| nazım usta ya baska ne denebılır kı?? | ||