Notice: Undefined index: arc_full in /home/mor/public_html/forum/arsiv.php on line 613
Yazarlar ve Şairler

Notice: Undefined index: arc_home in /home/mor/public_html/forum/arsiv.php on line 372

Notice: Undefined index: arc_topic in /home/mor/public_html/forum/arsiv.php on line 373
mor ve ötesi fan sitesi () => Edebiyat

: Yazarlar ve Şairler

Notice: Undefined index: arc_page in /home/mor/public_html/forum/arsiv.php on line 389

: 1 [ 2 ] 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23

aslı91 25.04.2007 17:30:54
DAVET

Dörtnala gelip Uzak Asya'dan
Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan
                        bu memleket bizim.

Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benziyen toprak,
                        bu cehennem, bu cennet bizim.

Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
yok edin insanın insana kulluğunu,
                        bu dâvet bizim...

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine,
                        bu hasret bizim...

                                                                                       Nazım Hikmet RAN

En sevdiğim şiiridir.Sevilmeyecek gibi de değil zaten....

cumle_alem 05.05.2007 09:08:10
Yeni Hayat

"Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatim degisti."
Orhan Pamuk'un coskulu, lirik ve sihirli romani Yeni Hayat bu sözlerle basliyor. Okudugu bir kitaptan sarsilarak etkilenen, sayfalardan neredeyse fiskiran isiga bütün hayatini veren ve kitabin vaat ettigi yeni hayatin pesinden kosan bir kahramanin olaganüstü hikayesi bu. Kitabin etkisiyle asik oluyor, üniversite ögrenciliginden uzaklasiyor, Istanbul'dan ayriliyor, bitip tükenmeyen otobüs yolculuklarina çikiyor, tasra sehirlerine dogru savruluyor. Onunla birlikte ve ayni hizla sürüklenen okuyucu, kahramanin okudugu kitabi degil, basindan geçenleri izleyerek bize özgü bir hüznün ve siddetin ta kalbinde buluyor kendini. Siyah beyaz televizyonlu kahvelere, video seyredilen otobüslere, trafik kazalarina, siyasi kumpas ve cinayetlere, bayi örgütlerine, paranoyakça kuramlara, saat kadar dakik muhbirlere, kaybolan eski esyalarin siirine, tasranin öfkesine uzanan bu harikulade yolculuk, Orhan Pamuk'un, çagdas dünya romaninin en özgün yaraticilarindan biri oldugunu bir kere daha kanitliyor. Bir yandan Hayat'in, Essiz Anilar'in, Ölüm'ün, Yazi'nin, Kaza'nin sirlarina, bir yandan da çocuklugun resimli romanlarina, bir belirip bir kaybolan melege ve Dante'nin, Rilke'nin siirlerine açilan benzersiz bir roman.
Bize özgü bir hüznün ve siddetin kalbine yolculuk.
 
hayatımdaki en güzel kitaplardan bir tanesi...  yeni hayatı değil hayatın olması gereken gerçeğini anlatıyor.... okumaya değer!

karlmarx 06.05.2007 18:43:45
"EN MÜHİM MESELE"
Toprak doyurası gözleri doymuyor
Çok çok para kazanmak istiyorlar
Öldürmemiz,ölmemiz lazım geliyor
Çok çok para kazanmaları için.
Elbet de aşikare söylemiyorlar bunu:
renk renk fener asmışlar kuru dallara,
yalanları salmışlar yollara,
hepsinin de kuyruğu telli pullu.
Davullar dövülüyor pazar yerinde
çadırlarda kaplan adam,deniz kızı,kesik baş,
pembe donlu cambazlar tellerin üzerinde
hepsinin de yüzü gözü boyalı.
Aldanıp aldanmamak,
işte mesele.
Aldanmazsak:varız!
Aldanırsak:yok!     Nazım TABİİ Kİ ALDANMAYIZ!     





karlmarx 07.05.2007 11:58:51
TEK 'YENİ HAYAT'MI O.PAMUK'UN BÜTÜN KİTAPLARI OKUNMALIDIR.NOBELLİ BİR YAZARI DİREKT ANLAMAKTA ÇOK GURUR VERİCİ.-HİÇBİR ÇEVİRMENE İHTİYAÇ DUYMADAN OKUMAK-TÜRKÇE'Yİ ANA DİLİMDEN DAHA İYİ KONUŞABİLDİĞİM İÇİN GURURLU DEĞİLİM AMA NAZIM'I,YAŞAR KEMAL'İ VE O.PAMUK'U DİREKT ANLAMAK FAZLASIYLA GURUR VERİCİ.

süheyla 07.05.2007 16:20:40
sadece nobel'li diye bi yazar okunmaz bence.. hem nobel ödülünün verilişi için çok farklı nedenler ve amaçlar var. ayrıca da "biz şu kadar şu kadar Ermeni'yi katlettik" diyerek yapmadığımız bir soykırımı yapılmış gibi gösteren bir Türk...
bilmiyorum.... hiç bi kitabını okumadım, yazın dili hakkında birşey bilmiyorum; ama tüm bu bildiklerim onu okumama engel olan sebepler...!! Huh Lips Sealed Undecided

karlmarx 08.05.2007 11:19:47
'hiç bi' kitabını okumadan bilemezsin zaten nasıl muhteşem yazdığını 'hiç bi' kitabını okumadan ne için nobel ödülünün verildiğini de bilemezsin.önce önyargıyı yenmeniz gerek O'nu okumaya başlamadan. Wink

süheyla 08.05.2007 14:35:23
'hiç bi' kitabını okumadan bilemezsin zaten nasıl muhteşem yazdığını 'hiç bi' kitabını okumadan ne için nobel ödülünün verildiğini de bilemezsin.önce önyargıyı yenmeniz gerek O'nu okumaya başlamadan. Wink
onun yazarlık kimliğine bir şey söylemedim zaten farkındaysan... ama nobelin ne gibi şartlar altında verildiğini bilmezlikten gelerek, yazdığı kitaba verilmiş gibi de yapma lütfen!! komik oluyorsun..  Undecided

karlmarx 08.05.2007 14:50:18
nobel yazdığı tek bir kitaba verilmiyor Grin NOBEL ÜYELERİ aday olan kişilerin o zamana kadar yaptıları tüm işleri iyice araştırıp öyle karar veriyor..
   'hiç bi kitabını okumadım,yazın dili hakkında birşey bilmiyorum...'diyorsunuz zaten O'nun yazarlık kimliğine bir şeyler söyleyebilmeniz için öncelikle yazdıklarını okumalısınız. Smiley

volvox 11.05.2007 15:37:54
sadece nobel'li diye bi yazar okunmaz bence.. hem nobel ödülünün verilişi için çok farklı nedenler ve amaçlar var. ayrıca da "biz şu kadar şu kadar Ermeni'yi katlettik" diyerek yapmadığımız bir soykırımı yapılmış gibi gösteren bir Türk...
bilmiyorum.... hiç bi kitabını okumadım, yazın dili hakkında birşey bilmiyorum; ama tüm bu bildiklerim onu okumama engel olan sebepler...!! Huh Lips Sealed Undecided
allah aşkına ya bi insana ermeni soykırımını destekledi diye nobel edebiyat ödülü verilir mi ya bir yerden bir şey duyuyosunuz körü körüne inanıyosunuz tek başınıza düşünün biraz bu ödül öyle basit bir şeyden verilcek bir ödül değilki kitaplarını oku ondan sonra konuş lütfen

12.05.2007 11:02:56
PAMUK SAYESİNDE TÜRKİYE ÖVÜLÜYOR...
Türkiye eski günlerine döndü. Dünya basınında sadece 1 Mayıs olayları, siyasi kriz haberleri yayınlanıyor.
Türkiye’yi gururlandıran, içimizi açan, huzur veren tek haber konusu Orhan Pamuk’un Avrupa ve Amerika’daki turları, konferansları, söyleşileri... Pamuk, Türkiye’nin bambaşka bir yüzünü gösteriyor. Aslında pek rağbet edilmeyen, çok az olan “kültür yüzünü” sergiliyor.
Orhan Pamuk, yüzlerce bürokratın çalıştığı, milyonlarca doların harcandığı, Türkiye tanıtımını tek başına gerçekleştiriyor. Hepimize ve özellikle de devlete para kazandırıyor.
Peki biz ne yapıyoruz?
Nefret kusuyoruz. Geldiği taktirde arkasına ölüm mangaları takacağımızı ilan ediyoruz.
Onunla övünmek yerine, bu yapılanlar bize yakışmaz...
Ayıptır.
Yazıktır.
Günahtır.

TorTu 12.05.2007 20:25:35
siyasi olanların yanında Piraye için yazmış olduğu şiirler var ki aşk,hasret,özlem(sadece bir kadına karşı değil birçok şeye karşı)böyle güzel anlatılır...



SAAT 21-22 ŞİİRLERİ

Ne güzel şey hatırlamak seni :
ölüm ve zafer haberleri içinden,
hapiste
ve yaşım kırkı geçmiş iken...

Ne güzel şey hatırlamak seni :
bir mavi kumaşın üstünde unutulmuş olan elin
ve saçlarında
vakur yumuşaklığı canımın içi İstanbul toprağının...
İçimde ikinci bir insan gibidir
                                 seni sevmek saadeti...
Parmakların ucunda kalan kokusu sardunya yaprağının,
güneşli bir rahatlık
ve etin daveti :
                kıpkızıl çizgilerle bölünmüş
                                                sıcak
                                                   koyu bir karanlık...

Ne güzel şey hatırlamak seni,
yazmak sana dair,
hapiste sırtüstü yatıp seni düşünmek :
filânca gün, falanca yerde söylediğin söz,
                                             kendisi değil
                                                     edasındaki dünya...

Ne güzel şey hatırlamak seni.
Sana tahtadan bir şeyler oymalıyım yine :
                                               bir çekmece
                                                        bir yüzük,
ve üç metre kadar ince ipekli dokumalıyım.
Ve hemen
          fırlayarak yerimden
penceremde demirlere yapışarak
hürriyetin sütbeyaz maviliğine
                          sana yazdıklarımı bağıra bağıra okumalıyım...

Ne güzel şey hatırlamak seni :
ölüm ve zafer haberleri içinden,
hapiste
ve yaşım kırkı geçmiş iken...



**23 Eylül 1945

O şimdi ne yapıyor
                 şu anda, şimdi, şimdi?
Evde mi, sokakta mı,
çalışıyor mu, uzanmış mı, ayakta mı?
Kolunu kaldırmış olabilir,
- hey gülüm,
          beyaz, kalın bileğini nasıl da çırçıplak eder bu hareketi!.. -

O şimdi ne yapıyor,
                şu anda, şimdi, şimdi?
Belki dizinde bir kedi yavrusu var,
                                   okşuyor.
Belki de yürüyordur, adımını atmak üzredir,
- her kara günümde onu bana tıpış tıpış getiren
                                               sevgili, canımın içi ayaklar!.. -
Ve ne düşünüyor
                  beni mi?
Yoksa 
       ne bileyim
              fasulyanın neden bir türlü pişmediğini mi?
Yahut, insanların çoğunun
                       neden böyle bedbaht olduğunu mu?

O şimdi ne düşünüyor,
                             şu anda, şimdi, şimdi?...

**26 Eylül 1945

Bizi esir ettiler,
bizi hapse attılar :
                     beni duvarların içinde,
                                        seni duvarların dışında.

Ufak iş bizimkisi.
Asıl en kötüsü :
bilerek, bilmeyerek
hapisaneyi insanın kendi içinde taşıması...
İnsanların birçoğu bu hale düşürülmüş,
namuslu, çalışkan, iyi insanlar
ve seni sevdiğim kadar sevilmeye lâyık...



**1 Ekim 1945

Dağın üstünde :
akşam güneşiyle yüklü olan bir bulut var dağın üstünde.
Bugün de :
sensiz, yani yarı yarıya dünyasız geçti bugün de.
Birazdan açar
kırmızı kırmızı :
gecesefaları birazdan açar kırmızı kırmızı.
Taşır havamızda sessiz, cesur kanatlar
                               vatandan ayrılığa benzeyen ayrılığımızı...



**6 Ekim 1945

Bulutlar geçiyor : haberlerle yüklü, ağır.
Buruşuyor hâlâ gelmeyen mektup avucumda.
Yürek kirpiklerin ucunda
                          uzayıp giden toprak uğurlanır.
Benim bağırasım gelir : - "P î r â y e ,
                                      P î r â y e !.." - diye...



**5 Kasım 1945

Çiçekli badem ağaçlarını unut.
Değmez,
bu bahiste
          geri gelmesi mümkün olmayan hatırlanmamalı.
Islak saçlarını güneşte kurut :
          olgun meyvelerin baygınlığıyla pırıldasın
                                           nemli, ağır kızıltılar...
Sevgilim, sevgilim,
             mevsim
                      sonbahar...



**12 Kasım 1945

Damardan boşanan kan gibi ılık ve uğultulu
                                          son lodoslar esmeye başladı.
Havayı dinliyorum :
                     nabız yavaşladı.
Uludağ'da, zirvede kar
ve Kirezli-yaylada şahane ve şipşirin yatmış uykudadır
                          kırmızı kestane yapraklarının üstünde ayılar.
Ovada kavaklar soyunuyor.
İpekböceği tohumları kışlaklarına gitti gidecek,
sonbahar bitti bitecek,
nerdeyse girecek gebe-uykularına toprak.
Ve biz yine bir kış daha geçireceğiz :
                               büyük öfkemizin içinde
                               ve mukaddes ümidimizin ateşinde ısınarak...



**1945 yılı Aralık ayının dördü

İlk göz göze geldiğimiz günkü elbiseni çıkar sandıktan,
giyin, kuşan,
benze bahar ağaçlarına...
Hapisten
        mektubun içinde yolladığım karanfili tak saçlarına,
kaldır, öpülesi çizgilerle kırışık beyaz, geniş alnını,
böyle bir günde yılgın ve kederli değil,
                                        ne münasebet,
böyle bir günde bir isyan bayrağı gibi güzel olmalı Nâzım Hikmetin kadını...



**5 Aralık 1945

Delindi sintine,
esirler parçalamakta pırangaları.
Yıldız-poyrazdır esen,
tekneyi kayaların üstüne atacak.
Bu dünya, bu korsan gemisi batacaktır,
                                taş çatlasa batacak.
Ve senin alnın gibi hür, ferah ve ümitli bir âlem
                                              kuracağız Pirâyem...


**6 Aralık 1945

Onlar ümidin düşmanıdır, sevgilim,
akar suyun,
           meyve çağında ağacın,
           serpilip gelişen hayatın düşmanı.
Çünkü ölüm vurdu damgasını alınlarına :
                         - çürüyen diş, dökülen et -,
                    bir daha geri dönmemek üzre yıkılıp gidecekler.
Ve elbette ki, sevgilim, elbet,
dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya,
dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle : işçi tulumuyla
                               bu güzelim memlekette hürriyet...



**12 Aralık 1945

Ağaçlar ovada son bir gayretle pırıldamakta :
                                             pul pul altın
                                                        bakır
                                                            tunç ve tahta...
Öküzlerin ayakları yaş toprağa gömülüyor yumuşacık.
Ve dağlar dumana batık
                               kurşunî, sırılsıklam...
Tamam,
sonbahar belki bugün bitti artık.
Yaban kazları hızla gelip geçti demin
                                herhal İznik gölüne gidiyorlar.
Havada serin
          havada is kokusu gibi bir şey :
          havada kar kokusu var...

Şimdi dışarda olmak,
        dörtnala sürmek dağlara doğru atı.
"- Ata binmesini de bilmezsin," - diyeceksin ama
şakayı bırak ve kıskanma,
yeni bir huy edindim hapiste :
seni sevdiğim kadar değilse de
                           hemen hemen ona yakın seviyorum tabiatı...
                           Ve ikiniz de uzaktasınız...

TorTu 12.05.2007 20:27:02
YAŞAMAYA DAİR

1

Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
                           bir sincap gibi meselâ,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
                           yani, bütün işin gücün yaşamak olacak.

Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani, o derecede, öylesine ki,
meselâ, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut, kocaman gözlüklerin,
                     beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
                                       insanlar için ölebileceksin,
                     hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
                     hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
                     hem de en güzel, en gerçek şeyin
                                            yaşamak olduğunu bildiğin halde.

Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, meselâ, zeytin dikeceksin,
           hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
           ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
                                               yaşamak, yani ağır bastığından.

                                                             1947

YAŞAMAYA DAİR

2

Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız,
yani, beyaz masadan
                   bir daha kalkmamak ihtimali de var.
Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini
biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına,
hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden,
yahut da yine sabırsızlıkla bekleyeceğiz
                                       en son ajans haberlerini.

Diyelim ki, dövüşülmeye değer bir şeyler için,
                                    diyelim ki, cephedeyiz.
Daha orda ilk hücumda, daha o gün
                            yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.
Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,
                        fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz
                        belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.

Diyelim ki, hapisteyiz,
yaşımız da elliye yakın,
daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.
Yine de dışarıyla beraber yaşayacağız,
insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgârıyla
                                       yani, duvarın arkasındaki dışarıyla.

Yani, nasıl ve nerde olursak olalım
             hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak...

                                                             1948

YAŞAMAYA DAİR

3

Bu dünya soğuyacak,
yıldızların arasında bir yıldız,
                        hem de en ufacıklarından,
mavi kadifede bir yaldız zerresi yani,
                        yani, bu koskocaman dünyamız.

Bu dünya soğuyacak günün birinde,
hattâ bir buz yığını
yahut ölü bir bulut gibi de değil,
boş bir ceviz gibi yuvarlanacak
                            zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.

Şimdiden çekilecek acısı bunun,
duyulacak mahzunluğu şimdiden.
Böylesine sevilecek bu dünya
                            "Yaşadım" diyebilmen için...

                                                            Şubat 1948

TorTu 12.05.2007 20:27:43
ÖLÜME DAİR

Buyrun, oturun dostlar,
hoş gelip sefalar getirdiniz.
Biliyorum, ben uyurken
hücreme pencereden girdiniz.
Ne ince boyunlu ilâç şişesini
ne kırmızı kutuyu devirdiniz.
Yüzünüzde yıldızların aydınlığı
başucumda durup el ele verdiniz.
Buyrun oturun dostlar
hoş gelip sefalar getirdiniz.

Neden öyle yüzüme bir tuhaf bakılıyor?
Osman oğlu Hâşim.
Ne tuhaf şey,
hani siz ölmüştünüz kardeşim.
İstanbul limanında
            kömür yüklerken bir İngiliz şilebine,
                                      kömür küfesiyle beraber
                                                          ambarın dibine...

Şilebin vinci çıkartmıştı nâşınızı
ve paydostan önce yıkamıştı kıpkırmızı kanınız
                                          simsiyah başınızı.
Kim bilir nasıl yanmıştır canınız...
Ayakta durmayın, oturun,
ben sizi ölmüş zannediyordum,
hücreme pencereden girdiniz.
Yüzünüzde yıldızların aydınlığı
hoş gelip sefalar getirdiniz...

Yayalar-köylü Yakup,
                     iki gözüm,
                                 merhaba.
Siz de ölmediniz miydi?
Çocuklara sıtmayı ve açlığı bırakıp
çok sıcak bir yaz günü
yapraksız kabristana gömülmediniz miydi?
Demek ölmemişsiniz?

Ya siz?
Muharrir Ahmet Cemil?
Gözümle gördüm
                      tabutunuzun
                                      toprağa indiğini.

Hem galiba
tabut biraz kısaydı boyunuzdan.
Onu bırakın Ahmet Cemil,
vazgeçmemişsiniz eski huyunuzdan,
o ilâç şişesidir
                  rakı şişesi değil.
Günde elli kuruşu tutabilmek için,
yapyalnız
dünyayı unutabilmek için
                                ne kadar çok içerdiniz...
Ben sizi ölmüş zannediyordum.
Başucumda durup el ele verdiniz,
buyrun, oturun dostlar,
hoş gelip sefalar getirdiniz...

Bir eski Acem şairi :
"Ölüm âdildir" - diyor, -
"aynı haşmetle vurur şahı fakiri."

Hâşim,
neden şaşıyorsunuz?
Hiç duymadınız mıydı kardeşim,
         herhangi bir şahın bir gemi ambarında
                          bir kömür küfesiyle öldüğünü?...

Bir eski Acem şairi :
"Ölüm âdildir" - diyor.
Yakup,
ne güzel güldünüz, iki gözüm.
Yaşarken bir kerre olsun böyle gülmemişsinizdir...
Fakat bekleyin, bitsin sözüm.
Bir eski Acem şairi :
"Ölüm âdil..."
Şişeyi bırakın Ahmet Cemil.
Boşuna hiddet ediyorsunuz.
Biliyorum,
ölümün âdil olması için
hayatın âdil olması lâzım, diyorsunuz...

Bir eski Acem şairi...
Dostlar beni bırakıp,
dostlar, böyle hışımla
                        nereye gidiyorsunuz?

TorTu 12.05.2007 20:34:40
bu dileği yerine getirilmedi ya,anadoluda bir çınar ağacının altında uyumak istemişti ama dirisini reddeden devletim ölüsünü de almadı ülkesine...


VASİYET

Yoldaşlar nasip olmazsa görmek o günü,
Ölürsem kurtuluştan önce yani,
Alıp götürün
Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni.
Hasan beyin vurduğu
Irgat Osman yatsın sol yanımda
Ve çavdarın dibinde toprağa çoçuklayıp
Kırkı çıkmadan ölen şehit Ayşe öbür yanımda
Traktörlerle türküler geçsin altbaşından mezarlığın,
Seher aydınlığında taze insan, yanık benzin kokusu
Tarlalar ortamalı, kanallarda su,
Ne karanlık, na candarma korkusu.
Biz bu türküleri elbette işitecek değiliz,
Toprağın altında yatar upuzun
Çürür kara dallar gibi ölüler,
Toprağın altında sağır, kör, dilsiz
Ama bu türküleri elbette işitecek değiliz,
Toprağın altında yatar upuzun,
Çürür kara dallar gibi ölüler,
Toprağın altında sağır dilsiz
Ama bu türküleri söylemişim ben,
Daha onlar düzülmeden,
Duymuşum yanık benzin kokusunu
Traktörlerin resmi bile çizilmeden.
Komşulara gelince,
Şehit Ayşe'yle ırgat Osman
Çektiler büyük hasreti sağlıklarında
Belki farkında bile olmadan.
Yoldaşlar, ölürsem o günden önce yani
Öylece gibi de görünüyor,
Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni
Ve de uyarına gelirse,
Tepemde bir çınar olursa
Taş maş da istemez hani.

yeterrartık 22.05.2007 09:10:56
nazım usta ya baska ne denebılır kı??


Notice: Undefined index: arc_page in /home/mor/public_html/forum/arsiv.php on line 446

: 1 [ 2 ] 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23



Notice: Undefined index: arc_register in /home/mor/public_html/forum/arsiv.php on line 468