|
||
| Mehmet Fidan Tüm yazıları: "Sözleri Unuttuk" [Şiir] "Mor" [Şiir] "Yarın Yine Yağmurlu" [Öykü] "Piasora II" [Şiir] "Sekize Kadar Sayarak Yumrukladım Yüzümü" [Şiir] "Âşıktım, Annem Aşağılamıştı Beni" [Öykü] "Kasaplar, Deliller, Fahişeler" [Şiir] "Piasora III" [Şiir] "Biz Delirdik Diyor Biri! Sandalda Başka Kimse Yok!" [Şiir] "Camdan Kalpler Balosu" [Şiir] "Kırmızı Nehir" [Öykü] "Kör Şiir" [Şiir] "Her Rengi Tatmış Saçların Gökkuşağı mı Sevgilim?" [Şiir] "Le Horla" [Şiir] "Biz Kırmızı Işıkta Geçiyorduk" [Şiir] Yukarıdaki eserlerini okumak için: http://mavimelek.com/mehmet_fidan.htm Ayrıca yazılarını takip etmek için: http://fidanm.blogcu.com/ |
||
|
||
| Acı Yaşamak uğruna ölmek bu olsa gerek Sevmek uğruna acı çekmek bu olsa gerek Hayat uğruna savaşmak bu olsa gerek Peki ya senin uğruna Üzülmek niye? ben en cok bunu beyendim. |
||
|
||
acı ve sana bakmak gerçekten güzel ama can yücel ve can dündar şiirlerini hiçbirine değişmem
|
||
|
||
ankara şiiri beni çok rahatlatıyor. Sevebilme İhtimali zaten tartışılmaz.
|
||
|
||
| Lakin aşk, Biraz da utanmaktır yaşamaktan... çok güzel şeyler yazmış sanatçı adam nede olsa =) |
||
|
||
| SİL Yeni cep telefonuma eskisinin rehberini geçiriyordum dün... Baktım, bazı isimlerin numaraları duruyor; kendileri yok... Bir deprem sonrasının hazin sınıf yoklaması gibi: "- Cem Karaca?" "- Yok!" "- Barış Manço?" "- Yok!" "- Erol Mutlu?" "- Yok!". "- Melih Kibar?" "- Yok!" * * * Sanki mazinin kumsalına yazılmış isimler... Eninde sonunda geleceğini adımız gibi bildiğimiz halde hiç gelmez zannettiğimiz bir dalga geliyor ve yıllar yılı özene bezene sahile işlediğimiz o güzelim yazıları bir darbede siliyor. Kum gibi dağıtıp ummana sürüklüyor. Sonrası boşluk... Sonsuz bir boşluk... * * * Yitik dostların, tanışların ekrandaki isimleri üzerinde geziniyor parmağım... "Sileyim mi" diye soruyor telefon... Başparmağın ucunda bir ömür... Can, bir tuş mesafesinde... "Sil" komutuna elim varmıyor. "Sil"mek ihanet gibi geliyor. * * * Rehberim isim dolu... Kimi canlı, kimi ölü... "Sil"meye kıyılamamış nice isim, yaşayanlarla birlikte duruyor orada... "Yaşayanlar" dediğim, sırasını bekleyenler... Kim bilir hangisi, hangisinin ardı sıra... "Ha 3 gün önce, ha 5 gün sonra..." Kimi vakitli, kimi apansız, bir anda... Rasgele arıyorum yitenlerden birini... Gençten bir kadın sesi yanıtlıyor: "Aradığınız numaraya şu an ulaşılamıyor." Gelecekte ulaşılması da mümkün görünmüyor. "Daha sonra tekrar deneyiniz" tavsiyesine gülüyorum. Denemeye söz veriyorum. Ölmüş de hafızadan silinmemiş dostlar, ölmeden silinenlerden daha uzun yaşıyor bu rehberde... * * * Hep merak ederim: Nereye gider bu bilgisayarların, cep telefonlarının posta kutularından silinen mesajlar, mektuplar, yazılar... Onca harf, cümle, satır?.. Sanal âlemin görünmez kablolarına tutunup bir ekrandan yüreklere ulaşan haykırışlar, özlemle tuşlanmış, mesaj kutularında saklanmış aşklar... ne olur silinince?.. Uzay boşluğunda dağılır mı? Yoksa bir yerlerde saklanır mı? Bir gün yeniden toplanır mı? Silinmiş yazılar diyarında... Bir pişmanlık kurultayında... Ya ölenler? Onlar hangi keşfedilmemiş ülkeye gider?.. * * * Galiba hayattan kayıt sildirdikten sonra ilkin gelip sevenlerinin hafızasına kaydoluyorlar. Bilgisayar gibi değil insan hafızası... Bir tuşluk "sil" komutuyla silmiyor sevdiğini... silemiyor. Emir, ferman dinlemiyor. Hatıralara sarıp saklıyor orada... anıyor, yâd ediyor, "yaşatıyor". Belki hiç unutmuyor ve yanına gidene dek orada koruyor. Belki -5-10 yıl sonra- bir gün "hafızası doluyor", onu silip yerine bir başka ismi yazıyor. İşte insan asıl o zaman "sil"iniyor. Sözün özü, demem o ki; Unutmazsak yaşatırız! Can Dündar |
||
|
||
| BAHAR GELME ÜSTÜME Bahar, yalvarırım çek git işine!.. Salma üstüme çiçeklerini, ...aklımı çelme!.. Her sabah çimenlerin çiyden ürpererek uyanıyor bahçemde; sonra güneşle oynaşıp tütsülenmiş gibi buğulanıyor. Ne zaman sokağa çıksam badem ağaçları salkım saçak çiçek... Kavaklar kıpır kıpır, ıslık ıslığa meltem... Kırda dayanılmaz bir kekik kokusu, toprakta türlü çeşit börtü böcek... Yapma bunu bana bahar, Böyle üstüme gelme...! * * * Zaten damarlarımda zor zaptediyorum kanımı... Çoktan cemreler düşmüş beynime, yüreğime... Kalbimin buzları erimiş. Göğüs kafesimde ne idüğü belirsiz bir kıpırtıyla geziyorum nicedir... Bir de sen çıldırtma beni... Krizdeyim ben... tembelliğin sırası değil, uyamam sana... Al git serçelerini sabahlarımdan, çağlalarına, kokularına hakim ol. Meltemlerine söyle, deli gibi ıslık çalıp sokağa çağırmasınlar beni... Bulutların üşüşmesin başıma... Girme kanıma benim... ...yoldan çıkarma...! * * * Sen ki en cilvelisisin mevsimlerin, afrodizyakların en etkilisi, Sevdanın suç ortağısın. Kıyma bana...! Biliyorum çünkü, yine kandırıp yeşillendireceksin aşka; gövdemi azdırıp sonra birden çekip gideceksin. Tam kanım kaynamışken sana, toplayıp allarını morlarını, beni bir kuraklığın ortasında terk edeceksin... O iple çektiğim ışığın, dayanılmaz olacak o zaman... Ne o delişmen sabahlar kalacak, ne günaha çağıran çapkın eteklerin uçuştuğu günbatımları... Tembel kuşların şakımaktan bitap, ebruli çiçeklerin kokmaktan... Buselerin nemi kuruyacak çöl rüzgarlarında... Yeşerttiğin çiçekler, yürekler solacak; damar damar çatlayacak ruhumuz... Hayat, bir ezik otlar diyarına dönüşecek yeniden... yüreğim viraneye... Her bahar sarhoşluğu gibi, geçecek bu sonuncusu da... Ebedi bahar, bir başka bahara kalacak. * * * İyisi mi, hiç azdırma ruhumu bahar... İş açma başıma... Git işine! Yoldan çıkarma beni!.. Can DÜNDAR |
||
|
||
| 4 Ekim 1910 tarihinde Diyarbakir'da Camiikebir mahallesinde dogdu, 12 Ekim 1956 tarihinde Viyana (Avusturya)'da öldü. Asil adi "Hüseyin Cahit" tir.Ilkokulu Diyarbakir'da okudu. Istanbul'a Saint Joseph Lisesi'nde basladigi ortaögrenimini Galatasaray Lisesi'nde tamamladi (1931). Sonra Istanbul'da Mülkiye Mektebi'nde (1931-1935) ve Yüksek Ticaret Okulu'nda okudu. Yüksek ögrenimini tamamlamak için Paris'te Sciences Politiques'te sürdürdü (1938-1940). Ögrenimi sirasinda Paris Radyosu'nda Türkçe yayinlar spikerligi yapti. Savas sirasinda kentin isgal edilmesi üzerine yurda döndü. 1944 yilindan baslayarak Ankara'da Anadolu Ajansi, Toprak Mahsulleri Ofisi ve Çalisma Bakanligi'nda çevirmen olarak çalisti. 1954 yilinda felç geçirdi, sagitimi için götürüldügü Viyana'da yasami son buldu. Mezari Ankara'dadir. Hece ölçüsünün olanaklarini genisletti; içtenlik, yalinlik ve akici bir söyleyisin egemen oldugu; ask, doga sevgisi, geçmis,ölüm, özlem, yalnizlik, yasama sevinci gibi izleklerin islendigi siirlerinde sairanelikten ve siirsellikten vazgeçmedi. Fransiz sairlerinden, özellikle Baudelaire ve Verlaine'den etkilenmistir. | ||
|
||
| ÇOCUKLUĞUM Affan Dede'ye para saydım sattı bana çocukluğumu artık ne adım var ne yaşım bimiyorum kim olduğumu hiçbir şey sorulmasın benden haberim yok olan bitenden bu bahar havası bu bahçe havuzda su şırılşırıldır uçurtmam bulutlardan yüce zıpzıplarım pırıl pırıldır ne güzel dönüyor çemberim hiç bitmese horoz şekerim GÜN EKSİLMESİN PENCEREMDEN Ne dogan güne hükmüm geçer, Ne halden anlayan bulunur; Ah aklimdan ölümüm geçer; Sonra bu kus, bu bahçe, bu nur. Ve gönül Tanrisina der ki: - Pervam yok verdigin elemden; Her mihnet kabulüm, yeter ki Gün eksilmesin penceremden! |
||
|
||
| 35 YAŞ ŞİİRİ Yas otuz bes! yolun yarisi eder. Dante gibi ortasindayiz ömrün. Delikanli çagimizdaki cevher, Yalvarmak, yakarmak nafile bugün, Gözünün yasina bakmadan gider. Sakaklarima kar mi yagdi ne var? Benim mi Allahim bu çizgili yüz? Ya gözler altindaki mor halkalar? Neden böyle düsman görünürsünüz, Yillar yili dost bildigim aynalar? Zamanla nasil degisiyor insan! Hangi resmime baksam ben degilim. Nerde o günler, o sevk, o heyecan? Bu güler yüzlü adam ben degilim; Yalandir kaygisiz oldugum yalan. Hayal meyal seylerden ilk askimiz; Hatirasi bile yabanci gelir. Hayata beraber basladigimiz, Dostlarla da yollar ayrildi bir bir; Gittikçe artiyor yalnizligimiz. Gökyüzünün baska rengi de varmis! Geç farkettim tasin sert oldugunu. Su insani bogar, ates yakarmis! Her dogan günün bir dert oldugunu, Insan bu yasa gelince anlarmis. Ayva sari nar kirmizi sonbahar! Her yil biraz daha benimsedigim. Ne dönüp duruyor havada kuslar? Nerden çikti bu cenaze? ölen kim? Bu kaçinci bahçe gördüm tarumar? Neylersin ölüm herkesin basinda. Uyudun uyanamadin olacak. Kimbilir nerde, nasil, kaç yasinda? Bir namazlik saltanatin olacak, Taht misali o musalla tasinda. |
||
|
||
| BUGÜN CUMA Bugün cuma; Büyükannemi hatirliyorum, Dolayisiyla çocuklugumu, Uzun olaydi o günler! Yere düsen ekmek parçasini Öpüp basima götürdügüm günler! O zaman inandigim gibi, Sahiden bir öbür dünya varsa eger, Orada da cumaysa bugün, Basinda bulutlardan beyaz örtüsü, Büyükannem namaz kilmaktadir, Namahrem eli degmez seccadesinde; Mekkei Mükerremeden getirilmis. Dilerim duasinda unutmasin beni; Günahkar oldugumu hatirlayarak. KIRIK KALPLER Biz askla basi dönmüs iki çocuk Bütün bir bahar o çiçek ben yaprak Ya Rabbi ne güzel sevisiyorduk Dünyayi asktan ibaret sayarak Kim ne karisti ne istedi bizden Göz mi degdi ne oldu bu sevdaya Ayirdilar bizi birbirimizden Hem de göz göre yürek parçalaya Askti bizdeki onlardaki mantik Onlardan yana çikti kahpe felek Birer kalp biraktilar bize kirik Ömrümüzce göz yasi döktürecek |
||
|
||
| 21 Ocak 1964'te İstanbul’da doğdu. Kuleli Askeri Lisesi ve Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdi. 1988 Ali Rıza Ertan Şiir Yarışması'nda birincilik, 1989 Akademi Kitabevi Ödülleri'nde, "Eski Bir Çocuk" adlı dosyasıyla mansiyon aldı. 1991 yılında Varlık dergisi "Yaşar Nabi Nayır Şiir Ödülü"nü, "Çamur Şiir" adlı dosyasıyla 1995 "Orhon Murat Arıburnu Şiir Ödülü"nü aldı, "Sokaklar Tekin Değil" adlı dosyasıyla da 2000'de "Cemal Süreya Şiir Ödülü"nü kazandı. "Eski Bir Çocuk" ve "Su Kuşu" kitapları 1992'de, "Beni Yanlış Öptüler Aslında" 1993'te, "Çamur Şiir" 1995'te yayınlandı. 1998'de "Her şey", "Oda", "Kırbaç", "Ayna" şiir kitaplarını çıkardı. Ataol Behramoğlu'na göre "Dilde değiştirmeci, yenilikçi bir tutumla, keskin bir toplumsal eleştiriye yönelik ironinin ağır bastığı şiirler yazdı, yazıyor..." | ||
|
||
| YIKILIŞ SURESİ yılan kandırmış, elma yenmiş bir defa geçelim... ve sabah olmuş ve akşam olmuş onuncu gün aysel terketmiş beni, beşiktaş motoru batmış dazlaklar yine dövmüş şalvarlı türkleri yılan kandırmış, elma yenmiş n'apalım sekiz tane satılmış ilk kitabımdan katedralin duvarına işerken yakalanmış istiklal marşı'nda göğsü kabaran ozan ve sabah olmuş ve akşam olmuş yirminci gün ne zamandır asker dolu vagonlar geçmiyor bu dağlardan karneye bağlanmıyor ekmek, sınırlar çizilirken yüzümü kesmiyorum artık gidenler memnun demek ki yerinden çok seneler geçti kalanlar memnun demek ki tek bir darbe yapılmadı karacaahmet'te ve sabah olmuş ve akşam olmuş otuzuncu gün çocukluğumu geri istiyorum eski öğretmenim yalanları unutmadım, 23 nisan'ları kulağımı çekenleri, kötü şiirleri gençliğimi geri istiyorum, paslı dişlerini unutmadım darağaçlarını; selimiye'yi tevbe. dağlar çöktü, denizler sustu, gökyüzü delindi hâlâ bakire eva hepinizi bekliyorum bir dahaki bahara |
||
|
||
| KEDİLER krallara yakışır asılmak bir tüyün usulca düştüğü yere gibi sessizce gelir karanlık son sığınak da terk edilir kediler ölmeden önce üstüme gül koklayan bu kenti bırakırım bırakır giderim, kentler kuşatılırken kuşlar ölürken gökyüzü yalnızdır ancak krallara yakışır asılmak bir tüyün usulca düştüğü yerde peygamberler gül koklamaz, yalan çocuklar büyümek istemiyor işte biz aşınıp küçüldükçe son sığınak da terk ediliyor kediler ölmeden önce kafka, kutsa beni bu gece |
||
|
||
| ÖLÜM-DİRİM ORUCU ölümü kucaklayacak kadar geniş kolları olanlara, onlara... öyleyse biz kimiz; kimseyiz ıssız bir kırmaç izi taşırken sıska sırtımızda kırılan bir kemiğin hüzünlü "çıt" sesiyiz ölümün kara botlarıyla adım adım yaklaştığı çiçeksiz, kuşsuz, kedisiz sevinçsiz bir kuyunun dibindeyiz istasyondan uzaklaşan trenin gittikçe raylara benzemesi gibi bir aynanın kırılması gibi yüzümüze bakarken öyle titrek; öyle inceyiz. sessiz sevgisiz utancım benim; yurdum söyle biz kimiz şimdi; kimseyiz sapanla vurulan yavru bir kuşun küçücük tırnaklarıyla tutunmasıyız gökyüzüne öyle ıssız kaldık seni sevince; öyle. |
||