|
||
| Ağaç Dikmenin ve Yetiştirmenin Faydaları bütün çocuklar kuşku duyar yaşadığından belalı bir hüzün gibi çalarız kapıları kim açacak tıklım tıklım içimiz, dışımız zırdeli aramıza göğsü jiletli bir yaz girdi gireli anlam nedir: bir nev'i aşk. deriz geçeriz böyle apar topar yaşıyoruz ya kıvrımlı yerleri doyasıya ölümlere zaman kalmaz belki diye el değmemiş yalanlar söylüyoruz hep kendimize çok çirkiniz sevgilim; ağaç dikelim durmadan bir fidan yetiştirdik diyelim göğüs kafesimizde bir kuş kondu diyelim incecik dala çıt diyelim kırıldı bir mevsim en buruk yerinden bir el değdi diyelim sevişmeyi kana bulayan göğüs uçlarını bir rüzgar uçurdu ovadan ovaya diyelim kırık bir zar gibi algıladık hayatı ne olacak o fidana, azar azar ölüyoruz ne olacak... boşuna mı tüm çocuklar kuşku duyar yaşadığından bir düşün; beni çok severmiş gibi yap kendine karşı bir düşün; yaşken eğilen ağaçlar nasıl yeşertsin bir aşkı çok çirkiniz sevgilim çok; en çok da sabaha karşı |
||
|
||
| Sokaklar Tekin Değil yüzüme sevgi dolu bakarken canımı acıtıyorsun, sokaklar tekin değil kuytu bir köşe bile bırakmadılar bize rasgele işlenen cinayette tek ipucu sözlerin onlar da konuştukça kusmuk gibi dilinde sokaklar tekin değil, hava soğuk, üşürsün yün eldiven tak, parmak izin bulaşmasın kente haydi son kez sevişelim o yanlış evlerde o trenin vagonuna asalım derimizi nazlanma; yanlış bir adres daha ver bana bak bir elmanın tombul kurdu gibiyiz kırık bir şemsiyenin sapı gibiyiz senle yüzüme sevgi dolu bakma; içimden silah sesleri geliyor bir adam bir sancıyı kudurtuyor içimde sokaklar tekin değil, zar tutarken hırpalanan biri var büyük bir ihtimalle bir güle ceza veren yeniyetme çocukları olur olmaz yerlerde öldürmekten yoruldum olduğun gibi gel, olduğun yerde soyun! yani terli ve kırışık, yani solgun ve kirli yani tuzlu bir gölde biriken cesetler gibi benim dilim yetmez diye delileri topladım yalamaya hazırız çürüyen yerlerini yüzüme sevgi dolu bakarken canımı acıtıyorsun, sokaklar tekin değil iyisi mi kendine çevir dur tüm serseri mermileri Derin Göç gözlerinin karşılaşmadığı bir duvar bulursam göçmen bir kuş posteri asarım, bulamazsam atlarım özenle hazırladığım uçurumdan uçurumda çiçek açmaz, bunu kutsal metinlerde peter pan'da, kaptan swing'de gündelik ölümler için çalan müzikte buldum yoruldum. gözlerinin karşılaşmadığı bir duvar bulursam çarparım. yalnızca derin aşklar için çalan bir müziğin ritmi var sesinde düzensiz intiharlar var, aynanın arkası var kesilen ve kesildikçe güzelleşen damarlar var acı var koyu var, sis var, mutfak lavabosunda her parmağını eşit boyda kesen biri var onun titizliği var, onun kanı var aynalara yansımayan yüzün var senin düzensiz intiharlar çiziyorum kağıda nasıl çizilir deme, bari sen deme bunu bulduğun ilk ipi dola boynuna, bulduğun ilk yarasayı koynuna al, beni hatırla, beni acıt ya! göğsünden havalanan göçmen bir kuş kadar bari sen kabul et, yakışıyorum aşka! |
||
|
||
| Üflemeli, Vurmalı Çalgı Çeşitleri ve Muhtelif Çalma Yöntemleri 1. karnemde sosyal orta, matematik kesirli kil bilgisi hep pekiyi; oyuncak hamuruyla yumuşak tanrılar yapıyorum, eğri kuklalar muntazam ve nizami top mermileri alt dudağımı büzerek buluyorum deliği 2. sapanla avlanan kuş tiryakisi buz mavisi don giymez, bacaklarından sızar bir dağda üç zirve olur mu derdi ninem köyümüzün delisi denizle birleşirdi salyasında akarsu inceliği, bacakları hep eğri demek ki piyano da üflemeli çalgıdır tuşları üfledikçe artıyor kuş sesleri 3. en eski soytarı benim soğuk sarayda tabutunu zorlayan ölü hovarda fırtınalı havalarda mezarları kokladım sırt üstü uzandım ekşi bir tümörle aynı hızda çürüyen kadınlar arasına ölüler de sevişir büyük bir tangırtıyla 4. belki kırık yumurta ikiziyim babamla belki az şişmiş bir balondan geldim dünyaya o yüzden annem yok benim! re minör ninnilerle büyümedim iklimsizdi süt annem, kıllıydı kasıkları acıkınca yalatırdı; hâlâ ekşidir hâlâ buruktur, karadır sütün tadı yaladıkça ses çıkıyor vurmalı çalgıları 5. sesinde ney hüznü; sevişmekten yeni kalkmış bir sürahi tamircisi gibi kokuyor tenin senin için sapansız vurulan kuş senin için devrik bir peygamberim kırık bir bardaktan akan su dudağını kesmiş gibi kimsesiz ve derinden bir yarasın sanki, boşluğu itiyor sesin kabuğunu kaldırdıkça ney susuyor; kabuğunu kaldırdıkça ezik, incinmiş epeyce hırpalanmış yan flüt sesi masa devrilmiyor, yalnızca kırılıyor sürahi 6. bir ayna kırılırken yuvarlanan mi sesi kesinlikle acıtmaz, belki ince bir sızı bir poşetin ağza dayanırken çıkardığı ihtişamlı hışırtı... bando sussun! aynanın arkasına tırnağıyla kazımış kambur bir büyücü adımın latin harfini ıslanıyorum, bir ıslıkla korkuyorum yerimden bando sussun! yüzüm çarpık görünüyor, yüzüm göndere çekilen bayrak kadar kırmızı dudağımda yorgun bir ıslık acısı dudağım boydan boya hayatıma yabancı |
||
|
||
| TUĞLA sarayıma kim soktu bu kadar soytarıyı bu kadar ölüme aynı anda nasıl katlanır insan üstelik yalnızsa üstelik bir tren çıktığı raya tekrar dönmek için kendini yakmışsa küçük kırmızı tuğla her şeyi baştan anlat bana "serseri"yi en çok kurşunda seviyorum yeniden kanarken seviyorum kabuk tutmuş yaraları, ruhumdaki delikleri tıka basa dolduruyorum sokaktan topladığım paçavralarla küçük kırmızı tuğla her şeyi baştan anlat bana her adımda yepyeni bir uçurum keşke düşsem diyorum tam kurtulurken tam ölürken ter içinde uyandırılıyorum minik bir serçe yavrusunun tırnakları onarıyor uykulu bakışlarımı küçük kırmızı tuğla her şeyi baştan anlat bana anlat: kim soktu bu kadar soytarıyı sarayıma cariyemi kim değiştirdi gündüz vakti vahşi bir kaplan yavrusuyla vezirimi kıran taşı kim yükledi sırtıma anlat bana küçük kırmızı tuğla nasıl düştün bu yanlış hayatın arka sokağındaki kaldırıma |
||
|
||
| Ressam, şair ve yazar olan Bedri Rahmi Eyuboğlu, 1911 yılında Giresun-Görele'de doğdu. 1975 yılında İstanbul'da öldü. Güzel Sanatlar Akademisi'nde başlayan resim öğrenimini Paris'te sürdüren Eyuboğlu, daha sonra Türkiye'ye döndü ve ölümüne kadar Güzel Sanatlar Akademisi'nde ders verdi. Yerel yaşama ilişkin gözlemlerini, yazma, kilim gibi yerel kültürel değerlerdeki malzemeyle buluşturarak tablolarına yansıttı. Tablolar ve gravürlerin yanısıra büyük boyutlu duvar resimleri, mozaik, seramik panolar yaptı. Bazı desenleri, ölümünden sonra Binbir Bedros (1977), Karadut (1979) ve Babatomiler (1979) adlı kitaplarda yayımlandı. Halk kaynağından beslenen sanat anlayışı şiirlerinin de temeli oldu. Şiirlerinde, masallardan, söylencelerden, türkülerden yararlanarak, doğa tutkusunu, insan sevgisini, yaşama sevincini, toplumsal sorunları yansıttı. Yazıları, Tezek (1975), Delifişek (1975), Resme Başlarken (1977) adlı kitaplarda toplandı. | ||
|
||
| BAHAR VE BİZ Yılda bir kere çıldırır ağaçlar sevincinden Rabbim ne güzel çıldırır. Yılda bir kere uzatır avuçlarını yaprak; Sevincinden titreyerek. Yılda bir kere kendini verir toprak Yılda bir kere yarılır bahçeler hazdan Rabbim ne güzel yarılır. Biz de bir kere sevinebilseydik. Çiçek açmış ağaçlar gibi çıldırasıya. Kimbilir belki bir gün sulh olunca Biz de deliler gibi seviniriz, Ağaçları ve baharı taklit ederiz Renkli bez parçalarıyla donatırız şehri Renkli ampuller asarız pencerelerden Kimbilir belki bir gün sulh olunca Biz de çatır çatır çatlarız binbir yerimizden Ağaçlar gibi. BÜYÜK ŞEHİR Bir değil hallerin beş değil Nasıl anlatsam hepsini bir bir Nasıl bağlansam sana nasıl, büyük şehir. Yüz tane kolum olsa kucaklamağa yetmez Tepeden tırnağa dudak kesilsem bitip tükenmezsin. Anten misali gerilse bütün damarlarım Nasıl duyarım semt semt bucak bucak seni Nasıl sararım? Büyük hastanelerinde yatarım insan dolu, Büyük gemilerine binerim mahşer, Hanların dolu, hamamların dolu... Gel gör ki her Allahın günü Göz göze, diz dize Tramvayda, sinemada, meyhanede, mabette. Herkes kendi murdar karanlığına gömülmüş Herkes gurbette. |
||
|
||
| ÇAKIL Seni düşünürken Bir çakıl taşı ısınır içimde Bir kuş gelir yüreğimin ucuna konar Bir gelincik açılır ansızın Bir gelincik sinsi sinsi kanar Seni düşünürken Bir erik ağacı tepeden tırnağa donanır Deliler gibi dönmeğe başlar Döndükçe yumak yumak çözülür Çözüldükçe ufalır küçülür Çekirdeği henüz süt bağlamış Masmavi bir erik kesilir ağzımda Dokundukça yanar dudaklarım Seni düşünürken Bir çakıl taşı ısınır içimde. ÇÜRÜMEK Her şey çürüyor canım kardeşim bu dünyada Hatıralar bile O hatıralar ki kafatasından muhkem bir yerde saklıdırlar O hatıralar ki tüyden hafif Gök mavisinden duru Etten kemikten uzaktırlar O hatıralar ki Bambaşka bir zaman içre yaşar dururlar Gel demeden gelir Git demeden giderler Nur topu gibi açıldıkları olur bazan Sonra sızım sızım sızlarlar Her şey çözülüp gidiyor bu dünyada Bir biri içinde Bir biri peşi sıra Bir tad dudakta Bir ses kulakta Sen toprakta çürürsün canım kardeşim Ben ayakta |
||
|
||
| DENİZ TÜRKÜSÜ Deniz dediğin bir tarladır Gülü gül, dikeni diken, tohumu tohum Toprak gibi verimli, toprak gibi cömert Betine bereketine kurban olduğum Deniz dediğin bir tarladır Uçsuz bucaksız bir tarla Göbeği insanlarla kesilmiş Çilesi insanlarla Deniz dediğin bir tarladır Sözü pek, eli ağır Dost gibi güldürür insanı Dost gibi ağlatır. Deniz dediğin bir tarladır Anadır, babadır, kardeştir İnsan eline hasret İnsan eli değer değmez ürperir Binbir yerinden çatlar sevincinden Nesi var, nesi yok çıkarır verir, İnsan eli değmemiş denizlere bir damla alınteri Bulutlar dolusu rahmetten mübarektir. Deniz dediğin bir tarladır Bulutlar, güneşler dibindedir Gecelere gündüzler dibindedir Yıldızlar mevsimler dibindedir Zifiri karanlık güller açılır dibinde Bağlar, bahçeler kat kat, katmer katmer, deste deste Bağlar, bahçeler zifir karanlık güller İnsan eline hasret beklemekte. Deniz dediğin bir tarladır Kapılar açılır içinde kapılar Bitip tükenmeyen bereket kapıları Balıklar akıp gider bölük bölük tabur tabur Alı al moru mor sarısı sarı. ... Deniz dediğin bir tarladır Üstünde başı boş rüzgâr Gönlünce at oynatır Üstünde bir avuç tuzlu köpük İçinde milyonlarca yürek Milyonlarca öpücük Bir insan eli arar konacak Bir insan eli muhkem, sıcak Hey benim Boydan boya cömert denizlerle çevrili Güzel memleketim Bu yaz tenha denizlerinde yıkandım İnsan eli değmemiş ormanlar gibi vahşi Dağ başında unutulmuş küçük kundaklar gibi yetim. |
||
|
||
| İSTİDA Yarab!. İnsan oğullarından çektiğim yeter Gökyüzünden benim hisseme düşeni ver Altına dilediğim gibi ömrümü sereyim Mendil kadar olsun tarlamı ayır Beni doyuracak ağacı göster. Rabbim!.. İnsan oğullarından çektiğim yeter Yalnız senin ellerin gezinsin ömrümde Beni yalnız sen mahkûm eyle sen azat Ve yalnız sen canımı iste benden ki Nereye saklayacağımı şaşırmadan vereyim MARİFET Marifet hiç ezilmemek bu dünyada Ama biçimine getirip ezerlerse Güzel kokmak Kekik misali Lavanta çiçeği misali Fesleğen misali Itır misali İsâ misali Yunus misali Tonguç misali Nâzım misali |
||
|
||
| MAVİ GEZİ Mavi gezi bir ağaçtır Dalları deniz. Mavi gezi bir bahçedir Gülleri deniz. Mavi gezi bir gelindir Telleri deniz. Mavi gezi bir beşiktir Bebeği deniz. Bebeğimin: gözleri deniz elleri deniz dişleri deniz. Mavi gezi bir rüyadır görülmemiş. Mavi gezi bir cennettir ellenmemiş dillenmemiş. Mavi gezi bir masaldır söylenmemiş yazılmamış çizilmemiş. Mavi gezi bir mavidir, adı yok. Ağam sensiz bu mavinin tadı yok. Ağlamak yok, sızlamak yok mavi var Dünya boyunca yürek dolusu İman boyunca Allah dolusu Otur çakıllarını boya mavi yavrusu Hey betine bereketine, kalınlığına Etine buduna kurban olduğum, dibi görünen su. Bir kızım olursa adı DURUSU. SEVGİ ÜSTÜNE Bütün kitapları yakmalı Sevda üstüne ne söylemişlerse yalandır Kitaplara göre insan Karanlıkta yüzüne bin mumluk lâmba tutulmuş Gözleri, yüreği kamaşmış insandır Aptaldır, hastadır, kahramandır Bütün kitapları yakmalı Sevda üstüne ne söylemişlerse yalandır. İçinde bir tek suret yaşayan yüreğe yürek mi derler Bir tek yaprak veren dalın boynun burarlar Bir tek meyve veren dalı keserler İnsan dediğin bir buğday tarlası gibi olmalı Esti mi rüzgâr bir değil milyonlar için esmeli Bir tek meyve veren dalı kesmeli İnsan dediğin derya misali Üstünde milyonlarca dalga İçinde kıyametler kopmalı İnsan dediğin derya misali Uçsuz bucaksız olmalı. Gel çıkalım sevgilim gel Gel kurtaralım birler hanesinden Çekelim gidelim bir uçtan uca Açalım yüreğimizin kapılarını sonuna kadar Sevelim sevelim sevelim Sevebileceğimiz kadar |
||
|
||
| ZİNDANI TAŞTAN OYARLAR Bursa'nın ufak tefek yolları Ağrıdan sızıdan tutmaz elleri Tepeden tırnağa şiir gülleri Yiğidim aslanım aman burda yatıyor. Bir şubat gecesi tutuldu dilin Silâha bıçağa varmadı elin Ne ana ne baba ne kız ne gelin Yiğidim aslanım aman burda yatıyor. Ne bir haram yedin ne cana kıydın Ekmek gibi temiz su gibi aydın Hiç kimse duymadan hükümler giydin Döşek diken diken yastık batıyor Yiğidim aslanım aman burda yatıyor. Zindanı taştan oyarlar İçine bir yiğit koyarlar Sağa döner böğrü taşa gelir Sola döner çırılçıplak demir Çeliğin hası da yiğidim aman böyle bilenir Döşek melul mahzun, yastık batıyor Yiğidim aslanım aman burda yatıyor. Bugün efkârlıyım açmasın güller Yiğidimden kötü haber verirler Demirden pencere taştan sedirler Döşek melul mahzun yastık batıyor Yiğidim şahinim aman burda yatıyor Mezar arasında harman olur mu? On üç yıl hapiste derman kalır mı? Azrail aç susuz canın alır mı? Döşek melul mahzun yastık batıyor Yiğidim şahinim aman yerde yatıyor... Dilinde dilimi bulduğum Gücüne kurban olduğum Anam babam gibi övdüğüm Dayan hey Aslan Ustam Abenim Yiğidim dayan. Dayan hey gözünü sevdiğim Bugün efkârlıyım açmasın güller Yiğidimden kötü haber verirler. Sana kökü dışarda diyenlerin kökleri kurusun Kurusun murdar ilikleri dilleri çürüsün Şiirin gökyüzü gibi herkesin. Sen Kızılırmak kadar bizimsin En büyük ustası dilimizin Canımız ciğerimizsin. Bugün burdaysa şiirin, yarın Çin'dedir Bütün hışmıyla dilimiz Kökünden sökülmüş bir çınar gibi Yüreğimiz içindedir. Bugün burdaysa şiirin, yarın Çin'dedir Acısıyla sızısıyla alnının kara yazısıyla Bir yanı nur içinde tertemiz. Bir yanı sızım sızım sızlayan memleketimiz içindedir |
||
|
||
| ÜÇ DİL En azından üç dil bileceksin En azından üç dilde Ana avrat dümdüz gideceksin En azından üç dil bileceksin En azından üç dilde düşünüp rüya göreceksin En azından üç dil Birisi ana dilin Elin ayağın kadar senin Ana sütü gibi tatlı Ana sütü gibi bedava Nenniler, masallar, küfürler de caba Ötekiler yedi kat yabancı Her kelime arslan ağzında Her kelimeyi bir bir dişinle tırnağınla Kök sökercesine söküp çıkartacaksın Her kelimede bir tuğla boyu yükselecek Her kelimede bir kat daha artacaksın En azından üç dil bileceksin En azından üç dilde Canımın içi demesini Kırmızı gülün alı var demesini Nerden ince ise ordan kopsun demesini Atın ölümü arpadan olsun demesini Keçiyi yardan uçuran bir tutam ottur demesini İnsanın insanı sömürmesi Rezilliğin dik alası demesini Ne demesi be Gümbür gümbür gümbür demesini becereceksin En azından üç dil bileceksin En azından üç dilde Ana avrat dümdüz gideceksin En azından üç dil Çünkü sen ne tarih ne coğrafya Ne şu ne busun Oğlum Mernus Sen otobüsü kaçırmış bir milletin çocuğusun. |
||
|
||
| Mevlâna 30 Eylül 1207 yılında bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan yöresinde, Belh şehrinde doğmuştur. Mevlâna'nın babası Belh şehrinin ileri gelenlerinden olup sağlığında "Bilginlerin Sultanı" ünvanını almış olan Hüseyin Hatibî oğlu Bahaeddin Veled'dir. Annesi ise Belh Emiri Rükneddin'in kızı Mümine Hatun'dur. Sultânü'l-Ulemâ Bahaeddin Veled, bazı siyasi olaylar ve yaklaşmakta olan Moğol istilası nedeniyle Belh'ten ayrılmak zorunda kalmıştır. Sultânü'l-Ulemâ 1212 veya 1213 yıllarında aile fertleri ve yakın dostları ile birlikte Belh'ten ayrıldı. Sultânü'l-Ulemâ'nın ilk durağı Nişâbur olmuştur. Nişâbur şehrinde tanınmış Mutasavvıf Ferîdüddin Attar ile de karşılaşmıştır. Mevlâna burada küçük yaşına rağmen Ferîdüddin Attar'ın ilgisini çekmiş ve takdirlerini kazanmıştır. Sultânü'l-Ulemâ Nişâbur'dan Bağdat'a ve daha sonra Kûfe yolu ile Kâbe'ye hareket etti. Hac farizasını yerine getirdikten sonra dönüşte Şam'a uğradı. Şam'dan sonra Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri, Niğde yolu ile Lârende'ye (Karaman) geldi. Karaman'da Subaşı Emir Musa'nın yaptırdıkları medreseye yerleşti. 1222 yılında Karaman'a gelen Sultânü'l-Ulemâ ve ailesi burada 7 yıl kaldı. Mevlâna 1225 yılında Şerefeddin Lala'nın kızı Gevher Hatun ile Karaman'da evlendi. Bu evlilikten Mevlâna'nın Sultan Veled ve Alâeddin Çelebi adında iki oğlu oldu. Yıllar sonra Gevher Hatun' u kaybeden Mevlâna bir çocuklu dul olan Kerra Hatun ile ikinci evliliğini yaptı. Mevlâna'nın bu evlilikten de Muzaffereddin ve Emir Alim Çelebi adlı iki oğlu ve Melike Hatun adlı bir kızı dünyaya geldi. Bu yıllarda Anadolu'nun büyük bir kısmı Selçuklu Devletinin egemenliği altında idi. Konya ise bu devletin başşehri idi. Konya sanat eserleri ile donatılmış, ilim adamları ve sanatkarlarla dolup taşmıştı. Kısaca Selçuklu Devleti en parlak devrini yaşıyordu ve devletin hükümdarı Alâeddin Keykubad idi. Alâeddin Keykubad, Sultânü'l-Ulemâ Bahaeddin Veled'i Karaman'dan Konya'ya davet etti ve Konya'ya yerleşmesini istedi. Bahaeddin Veled, sultanın davetini kabul etti ve Konya'ya 3 Mayıs 1228 yılında ailesi ve dostları ile geldi. Sultan Alâeddin onu muhteşem bir törenle karşıladı ve ona ikametgâh olarak Altunapa (İplikçi) Medresesi'ni tahsis etti. Sultânü'l-Ulemâ, 12 Ocak 1231 yılında Konya'da vefat etti. Mezar yeri olarak Selçuklu Sarayı'nın Gül Bahçesi seçildi. Günümüzde müze olarak kullanılan Mevlâna Dergâhı'na bugünkü yerine defnedildi. Sultânü'l-Ulemâ ölünce talebeleri ve müridleri bu defa Mevlâna'nın çevresinde toplandılar. Mevlâna'yı babasının tek varisi olarak gördüler. Gerçekten de Mevlâna büyük bir ilim ve din bilgini olmuş, İplikçi Medresesi'nde vaazlar veriyordu. Medrese kendisini dinlemeye gelenlerle dolup taşıyordu. Mevlâna 15 Kasım 1244 yılında Şems-i Tebrizî ile karşılaştı. Mevlâna Şems'te "mutlak kemâlin varlığını" cemalinde de "Tanrı nurlarını" görmüştü. Ancak beraberlikleri uzun sürmedi. Şems aniden öldü. Mevlâna Şems'in ölümünden sonra uzun yıllar inzivaya çekildi. Daha sonraki yıllarda Selâhaddin Zerkubi ve Hüsameddin Çelebi, Şems-i Tebrizî'nin yerini doldurmaya çalıştılar. Yaşamını "Hamdım, piştim, yandım" sözleri ile özetleyen Mevlâna 17 Aralık 1273 pazar günü Hakk'ın rahmetine kavuştu. Mevlâna'nın cenaze namazını vasiyeti üzerine Sadrettin Konevi kıldıracaktı. Ancak Sadreddin Konevi çok sevdiği Mevlâna'yı kaybetmeye dayanamayıp cenazede bayıldı. Bunun üzerine Mevlâna'nın cenaze namazını Kadı Siraceddin kıldırdı. Mevlâna ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu. O öldüğü zaman sevdiğine, yani Allah'ına kavuşacaktı. Onun için Mevlâna ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen "Şeb-i Arûs" diyordu ve dostlarına ölümünün ardından ah-ah, vah-vah edip ağlamayın diyerek vasiyet ediyordu. |
||
|
||
| Paylaşım için teşekkürler..Mevlana gerçekten çok önemli çok sevdiğim biridir.. | ||
|
||
| teşekkürLer payLaşım için.. gerçekten edebiyat tarihinde önemli kişilerden birisi... seviyorum mevlana yı =) |
||