Notice: Undefined index: arc_full in /home/mor/public_html/forum/arsiv.php on line 613
Yazarlar ve Şairler

Notice: Undefined index: arc_home in /home/mor/public_html/forum/arsiv.php on line 372

Notice: Undefined index: arc_topic in /home/mor/public_html/forum/arsiv.php on line 373
mor ve ötesi fan sitesi () => Edebiyat

: Yazarlar ve Şairler

Notice: Undefined index: arc_page in /home/mor/public_html/forum/arsiv.php on line 389

: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 [ 15 ] 16 17 18 19 20 21 22 23

vadaa 20.05.2008 15:01:13
Mevlana Ve Felsefesİ


Yabancı değil, sizin köyün halkından
Bir dostum, semtinizde bir yer arayan!.
Düşman da görünse çehrem, olamam düşman,
Acemce söylesem de Türküm aslen."

Diyen ve bir Türk mutasavvıfı olan Mevlana Celaleddin-i Rumi yi bir nebze olsun tanıyabilmek ,düşüncelerini anlayabilmek için öncelikle onun yaşamış olduğu zaman dilimini, bu zaman içinde yaşadığı hayatı, hayatındaki safhaları bu safhalarda verip aldıklarını, kısaca gözden geçirmenin uygun olacağı inancındayım.

İlk olarak MEVLANA sıfatı üzerinde durmak istiyorum. Mevlana Arapça da MEVLA'dan anlamına gelen ve sarıklı ulemaya hitap da kullanılan bir kelimedir. Bir çok mevlana mevcuttur. Ancak Celaleddin-i Rumi ile bu sıfat o kadar iç içedir ki MEVLANA denilince cümlemizin aklına Celaleddin-i Rumi gelmektedir.

Doğum tarihi bir miktar tartışmalı ise de genellikle kabul edilen; 1207 tarihinde HORASAN'ın BELH şehrinde doğmuş olduğunu söyleyebiliriz.

Onun doğduğu ve büyüdüğü tarihlerde dünyanın yaşadığımız bölgesi ve yakın çevresi büyük bir istikrarsızlığı yaşamaktadır. MOĞOL istilası insanlarda korku ve güvensizlik dolu bir yaşam tarzı geliştirmiş, göç, sürgün ve ümitsizlik bu tarzın ayrılmaz bir parçasını teşkil etmiştir.

Bu zor duruma Mevlana’nın hayatının büyük kısmını geçirdiği Selçuklu İmparatorluğu'nun da yıkılmak üzere olduğunu eklemek gerekecektir.

İşte böyle bir dünyaya 1207 tarihinde gözlerini açan Mevlananın Babası Sultan ül ulema namıyla anılan Bahaeddin Veled bin Hüseyin Bin Hatibi, Annesi ise, BELH Emiri Sultan Rükneddin'in kızı Mümine Hatun'dur. Hz. Mevlana anne ve babası tarafından devrinin ve bulunduğu yerin seçkin ve kültürlü bir ailesine mensuptur.

Bahaeddin Veled kimine göre Moğol istilasından, kimine göre ise kayınpederinin Harzem Şahı ile arasının açılmasından dolayı ailesi ve müritleri ile beraber Belh şehrinden göçe karar verir ve önce Bağdat'a gelirler.

Bahaeddin Veled Bağdat dan hac görevini ifa için ayrılır, daha sonra Şam, Halep ve Erzincan'a uğra***** Akşehir üzerinden Larende'ye bugünkü ismi ile Karaman'a gelir ve yerleşir. Bütün bu yol boyunca babası ile beraber olan Mevlana, hem geçtikleri yerlerden hem de babasının yakın çevresinde bulunan kişilerden etkilenmiş görgü ve bilgisini arttırmıştır. Bu arada evlenme çağına gelen Mevlana Karaman da Belh şehrinden beri beraber oldukları Şemseddin Lala Semerkandi'nin kızı Gevher Hatun ile evlenmiş, bu evlilikten iki erkek çocuğu Sultan Veled ile Alaaddin Mehmet dünyaya gelmiştir. Devrin hükümdarı Alaaddin Keykubat'ın ısrarlı davetini sonunda kabul eden Sultan-ül Ulema , Mevlana, eşi ve çocukları dahil olmak üzere ailesi ile beraber yedi yıl kaldığı Karaman'dan ayrılır ve Konya'ya yerleşir. Konya'da babasının etrafında büyük bir ilim muhiti bulan Celaleddin-i Rumi asrın alimleri ile beraber olmanın mutluluğu içinde onlardan çok şey öğrenmeye çalışmış, babasının 1231 yılında ölümü üzerine onun yolundan yürümeğe başlamıştır.

Babasının eski öğrencilerinden Tirmizli Seyyid Burhaneddin Muhakkik ile buluşuncaya kadar tam bir şeriat insanı olarak vaaz vermiş, fetva çıkarmış ve şeriat hükümlerini uygulamıştır. Seyyid Burhaneddin Şeyhini aramak için Konya'ya geldiğinde Onun öldüğünü yerini de oğlu Celaleddin'in aldığını öğrenir, bundan mutluluk duyar ve 9 yıl kadar bir süre Mevlana'nın yanında kalır.

Bu süre içerisinde Mevlana kendisinden çok şey öğrenir. Gene bu süre içerisinde Seyyid Burhaneddin'in de etkisi ile Şam ve Haleb'e giden Mevlana, Halavi'ye medresesine devam eder ve Konya'ya döner. Artık Camilerde vaaz veriyor, Medrese de fıkıh ve din hakkında dersler anlatıyordur.

Mevlana'nın bu düzenli hayatı Seyyid Burhaneddin'in Konya'dan ayrılarak Kayseri'ye dönmesinden sonra da devam etmiştir.

Ancak 1244 yılında günlerden bir gün Konya'ya gezgin bir derviş gelir ve Şekerciler hanına yerleşir. Bu derviş Tebrizli Şems adıyla tanınan Şemseddin Muhammed Tebrizidir.

İster iplikçi camiinin önünde olsun; isterse Şekerciler hanındaki peykede bu iki veli bir vesile ile karşılaşırlar.

Şems-i Tebrizi bir sual sorar, Mevlana cevaplar; Bu cevabı takiben kucaklaşan bu iki insan altı ay kadar sürecek bir dost sohbetine çekilirler.

İşte bundan sonra Hz. Mevlananın daha önceki düzenli yaşantısı tamamen değişir. Artık medresede ders vermiyor. Camide Vaaz etmiyor. Müritleri ile ilgilenmiyordur. Tek ilgi noktası Şems'dir.

İbdida - name de oğlu Sultan Veled;
"Şemsin yüzünü görünce aydın gibi sırlar ona açıldı, görülmemiş şeyleri gördü, kimsenin duymadıklarını duydu. Ona görül verdi, elden çıktı. Yanında yücelik ile aşağılık bir oldu." diyor.

Abdülbaki Gölpınarlı ise buluşma ve sonrasını şöyle anlatır. "Mevlana Şems ile buluştuğu zaman adeta yıkanmış, arınmış suyu, zeytinyağı konmuş, fitili bükülüp yerleştirilmiş ve yeri neresi ise oraya asılmış bir kandildi. Yanarsa bütün dünyayı aydınlatacak ne ışığı azalacak, ne yağı tükenecek, nuru günden, güne parlayacak, ıssılığı andan, ana artacaktı. Fakat bir kibrit, bir alev, bir şule lazımdı kandili yakmağa. Ve işte Şems bu görevi yapmıştır. Ama o kandil yanınca kendisi de bir pervane kesilmiş varlığından geçip gitmişti."

Mevlana'daki bu değişiklik halk tarafından hoş karşılanmaz.

Bu hoşnutsuzluk nedeni ile Şems-i Tebrizi 1246'da Konya'dan ayrılır. Bu ayrılık Hz. Mevlana'yı, içine kapalı kimse ile görüşmez bir kişi yapar.

Bir süre sonra Şems'in Şam'da olduğunu öğrenir. Oğlunu Şam'a gönderir. Oğlu Şems-i yeniden Konya'ya dönmeye razı eder. Dönüşü müteakip Hz. Mevlana eski coşkulu yapısına kavuşur. Ancak halkın hoşnutsuzluğu yeniden şehri sarar. Bu sefer hoşnutsuzlar arasına Mevlana'nın küçük oğlu Alaaddin Çelebi de katılmıştır.

Günlerden, bir gün Şems Sultan Veled'e :
"Bir gün öyle bir suretle kaybolacağım ki kimse beni bulamayacak." der. Ve 1247 yılında aniden ortadan kaybolur. Bir daha da bulunamaz. Bu ortadan kaybolma hakkında muhtelif rivayetler mevcuttur.

Hz. Mevlana Şems-i tamamen kaybettiğini anlayınca eskisi gibi derslerine döner. Artık Şems-i kendi mevcudiyetinde aramaktadır.

Bir gün kuyumcular çarşısından geçerken bir dükkanın içerisinden gelen ritmik bir ses onu dükkanın önünde durdurur. Bu ritme u***** sema etmeye başlar. Dükkan Selahaddini Zerkubinin dükkanıdır. İçeride çırak altın varak dövmektedir. Zerbuki çırağına devam etmesini, ritmi bozmamasını tembihler dükkanın önüne çıkar. Ve semaya katılır.

Hz. Mevlana bu sefer, onda Şems-i bulmuştur. Böylece başlayan sohbet dostluğu Zerkubi'nin ölümüne kadar 10 yıl devam eder bu arada oğlu ile Zerkubi'nin kızını evlendirir.

Zerkubinin ölümünden sonra halifelik makamını Urmiyeli Çelebi Hüsameddin Bin Ali Türk'e verir.

Hüsameddin Çelebi Hz. Mevlana'nın ölümüne kadar 10 yıl süre ile onun yanında bulunur. Bu 10 yıllık süre Mevlana'nın en verimli dönemidir. En büyük eseri olan MESNEVİ bu dönemde Mevlana'nın söylediklerinin Hüsameddin Çelebi tarafından kaleme alınması suretiyle tamamlanmıştır.

İlk 18 beyit ise Mevlana tarafından yazıya alınmıştır.
Mevlana Mesnevi tamamlandıktan kısa bir süre sonra 17 Aralık 1273'de varlık alemine göçmüştür.

Bu hayat serüveni içerisinde başlıca beş eser vermiş olup. Bunlar;

1. Fihi Ma Fih (Ne varsa içindedir)
Mevlana'nın çeşitli yerlerde verdiği derslerde yaptığı sohbetlerin toplanmasından meydana gelmiştir.

2. Divan-ı Kebir
Şems'in ilk kayboluşundan sonra söylediği gazel ve rubaileri kapsar 40.000 civarın da beyiti havidir.

3. Meclis-i Saba (Yedi öğüt)
Mevlana'nın kürsüden verdiği vaazlar ile sohbetlerinin toplanmasından meydana gelmiştir.

4. Mektubat
Devrin yöneticilerine, kadı ve müritlerine yazdığı mektuplardır. 147 civarında mektubu ihtiva eder.

5. Mesnevi
26.000 beyiti havi 6 ciltlik en büyük eseridir.

Yukarıda özetlemeye çalıştığımız hayat yolunda yürürken meydana getirdiği beş eseri ile; gününün insanları üzerinden, kıyamete kadar yeryüzüne gelecek bütün insanlara hitap eden bu büyük mutasavvıf; Hayatını Kur'an ve Peygamber sözüne endekslemiştir Ancak O, yaşarken, günü yaşayan, dünya nimetlerini de göz ardı etmeyen: Beyni ve elleri ile Allah'a ulaşmaya çalışırken, ayakları ile yaşadığı dünyayı hisseden bir alimdir.

Tasavvufta, İNSAN, varlığın gayesi ve sonudur. Her şey Tanrıdan gelir ve Tanrıya dönecektir. İnsan aşk merdiveninden Tanrıya basamak, basamak yükselir Mevlana'ya göre aşk yaratıcının vasıflarındandır. İnsan, neyi, kimi severse sevsin bu sevgi aslında gerçek varlığadır. Bu sevgi insanı hırstan, benlikden kurtaracak tek yoldur. Gerçeğe ancak bu yolla ulaşılabilir.

Celaleddin'e göre aşk bir haldir. Anlatılamaz, ancak yaşanır. Bu nedenle;
Aşk, diyorsunuz nedir bu aşk dediğiniz diye soran bir müridine sadece:
"Ben ol da bil" demiştir. Divan-ı Kebir Mevlana'nın yaşadığı bu aşk halinin şiirleri ile doludur.

Ancak Mevlana'ya göre gerçeği arayan kişinin dünyadan, dünya nimetlerinden kaçmasına gerek de yoktur. Çünkü, dünya Tanrının tezahürüdür.

Kaçınılması gereken ise sadece gaflettir.

"Bizde riyazat yoktur. Yolumuz baştan başa yaşayış yoludur. Huzur ve Barıştır." der.

Bütün yaşantısı bu bakımdan diğer sufilerin dışındadır. Mevlana ayakları yerde olan gerçekçi bir mutasavvıftır. Dünyayı, görerek, du***** yaşamıştır. Bütün söyledikleri Dünya ile yeryüzü ile ilgilidir. Mevlana'da tasavvuf yaşayan bir ahlak sistemidir.

Ona göre dinlerin gayesi birdir. Ayrı olan sadece gidiş yollarıdır.
O, sadece tevekkül ile yaşanan bir hayatı da kabullenmez ve Peygamberin bir hadisine işaret ile;
"Dedi Peygamber yüksek haykırışla,
Tevekkülle beraber, devenin dizini bağla."

Onu tanımak, onun fikirlerini anlamakla ancak mümkündür. O da sadece onun satırlarında gizlidir.

Galiba artık sözü ona bırakmanın zamanı geldi.

Mevlana bütün sözünü insana söylemiştir. Onun için insan en yüce yaratıktır. İnsan Allah’ın ruhundan üflediği özel olarak yarattığı ve dünya üzerindeki nimetleri kullanımına tahsis ettiği bir varlıktır.

"Sen cihanın hazinesisin, cihan ise yarım arpaya değmez. Sen cihanın temelisin, cihan senin yüzünden taptazedir. Diyelim ki, alemi, meşale ve ışık kaplamış, çakmaksız ve taşsız olduktan sonra o, iğreti bir rüzgârdan başka nedir, (rubailer, rubai 226)".

"Tanrı'nın adlarından biri El-Mümindir. İman eden kula da mümin denir. Mümin, müminin aynasıdır demek, Tanrı onda, o aynada tecelli etti demektir.

(Eflaki 1/461)" diyen Eflakiye bakın nasıl katılıyor Mevlana: "Gözümüze bak da hakkın cemalini gör, çünkü bu, gerçeğin kendisi ve katıksız bilginin ışığıdır. Hak da kendi güzelliğini bizde seyreder. Sakın bu sırrı açıklama, kanını yerlere dökerler (rubailer 1272)".

"Murat sensin. Neden oradan - buraya koşuyorsun? O, sen demektir. Ama sakın sen, ben deme, hep sen diye söyle. Senlik, Oluk şaşkınlıktan ileri gelir. Göz dürüst görürse, Sen, O olursun, O da sen olur (rubailer, 1272)".

"Büyük alim, kainat, kudretle bir sihir yaptı da; Cismini küçücük bir suret içine gizledi. Güneş insan şekliyle yüzünü örttü, insan şeklinde gizlendi, (Mesnevi C.1.)".

"İnsan bir hamur teknesi boyundadır, ama, gökten de üstündür.
En güzel şekil olan insan şekli,
Aslandan da yücedir, üstündür. Düşünceye sığmaz.
Bu paha biçilmez şeyin değerini söylesem, bende yanarım, duyanda yanar (Mes.C.VI)".

İşte Mevlana'nın böyle tasvir ettiği Tanrının en güzel yaratığı insan Kutsal kitaplara göre kainatın yaratılmasının son gününde yani altıncı gün dünya üzerine Tanrı tarafından gönderilmiştir.

Demek oluyor ki insanoğlu yeryüzüne geldiğinde hava, su, toprak, bitkiler ve hayvanlar yeryüzündedir. Güneş doğmakta, ay geceyi ışıklandırmaktadır.

Hava zaman zaman sıcak, zaman zamansa soğuktur. Dünya üzerinde bir çok renk vardır Siyah ve beyaz renk en dikkat çekici iki renk olarak insanın ilgisini çekecektir.

Tanrı istese idi her şeyi tek renk yaratabileceği gibi, canlıların boylarını, renklerini, kilolarını aynı olarak yaratır. Her şey diğerinin eşiti olurdu.

Oysa ki Kainat Tanrı tarafından zıtlıklar manzumesi olarak yaratılmıştır. Hava hep sıcak olsa idi insan oğlu soğuk kavramını algılamayacak, hep gündüz olsa, gece tarif edilemeyecekti.

Her canlı aynı boyda olsa idi kısa ve uzun kavramları temelsiz kalacaktı.

Dünya hep iyilikler ile dolu olsa idi kötü tarif dışı kalacak belki de o durumda, iyi de anlamını yitirecekti.

İşte bu zıtlıklar dünyasında, Tanrının özene bezene yarattığı insanoğlu da zıtlıkları bünyesinde topla***** yeryüzünü şereflendirmiştir.

Yüce Allah Kur'anı Kerimin MEARİC Suresinin 19 uncu ayetinde :
”İşin gerçeği şu ki insan; aceleci, sabırsız, tahammülsüz yaratılmıştır."

20 inci ayetinde :
"Kendisine kötülük - hoşnutsuzluk dokununca, basar bağırır."

21 inci ayetinde ise :
"Kendisine hayır ve nimet ulaşınca ondan başkalarının yararlanmasına engel olur."

Demekte ve yaratmış olduğu insanoğlunun bazı zaaflarını böylece ona duyurmaktadır.

Öncelikle şu noktayı belirtmekte fayda olduğu inancındayım, Tanrının bu özel varlığı gene Tanrı tarafından önce bir kalıp yani beden olarak yaratılmış sonra bu bedene Tanrı ruhundan üfleyerek ona can vermiştir. Kutsal kitaplar böyle anlatıyor yaradılışı.

Demek ki insanoğlu dünyada kalıbı ve Tanrı vergisi ruhu ile beraber yaşamaktadır. Yukarıda belirtmiş olduğumuz gibi Tanrı yarattığı her şeyde zıtlıklara yer vermiştir İnsanoğlunun ruhu da zıtlıkları ve yukarıda söylediğimiz ve bizzat Tanrının Kur'anı Kerimde bildirdiği zaafları bünyesinde taşımakta, insan kalıbı içerisinde bu zıtlıklar ve zaaflar ile beraber hayatını idame ettirmektedir.

İşte ruhumuzdaki en büyük zıtlık iyilik ve kötülük kavramlarında kendisini göstermekte olup daha sonra insanoğlu, günah ve sevap kavramları ile tanışmaktadır.

Gene burada bir sual akla gelebilir. Tanrı hep iyi yaratamaz mı idi. Pek tabii ki, yaratabilir ve her şey iyi olurdu belki. Ancak Tanrı insandaki iyi ve kötü, güzel ve çirkin zıtlıklarını onun ruhunda oluştururken, Ona bir taraftan da sesleniyor:

Ey kulum ben sana akıl verdim diyor.

İşte yeryüzündeki insanoğlu o mükemmel varlık, iyiyi, güzeli, kötü ve çirkinden ayıracak ve kendisi doğruyu bulacaktır.

Pek tabidir ki doğru aranırken yol göstericilere de ihtiyaç vardır. Ancak yol doğru, yol gösterici uygun olmalıdır. İşte Hazreti Mevlana bu yol göstericiler içerisinde bütün dünya için çok önemli bir kilometre taşıdır.


vadaa 20.05.2008 15:03:28
Şimdi gene bu yol göstericiye dönelim :

İnsana ilk yapması gereken iş olarak kendini tanımasını öneriyor.

"Bir can var canında o canı ara!
Beden dağındaki gizli mücevheri ara!
Ey yürüyüp giden dost bütün gücünle ara!
Ama dışarıda değil, aradığını kendi içinde ara!"

Demek ki insana ancak kendisi yardım edebilecektir doğruları bulmakta.

Onunda yolu kendini bilmekten geçmekte olup yeryüzünün en zor uğraşı olarak karşımıza çıkmaktadır.

Her saban aynaya baktığımızda kendimizden acaba ne kadar memnun görünüyoruz.

Kendimizden olan şikayetlerimizi azaltabildiğimiz miktarca kendimizi bilme yolunda bir adım daha atmış olacağız.

Hz. Mevlana yol göstericiliğini eserlerinde dile getirmeğe çalışmış; genellikle anlatılarını hikayelere bina etmiştir.

İnsanın kendini tanımasının bir önemli adımı da bilgili olmasıdır.

Mesnevi de bilgi konusunda bakın neler diyor:

"Cahil, yolda daima eğri gider, daima yampiri yürür.
Sevgi bilginin sonucudur,
Noksan bilgide fark ve temyiz yoktur.
Şimşeği, güneş sanır.
Taklitten doğan bilgi, canımıza vebaldir, eğretidir.
Can, tecrübe ile sabittir ki, bilgi sahibi olmaktan ibarettir. (Mes. C.II.)"

"Bilgili adamın uykusu ibadetten üstündür.
Hele insanı gafletten uyandıran bilgi olursa.
Bilgi, uçsuz, bucaksız ve kıyısız bir denizdir.
Bilgi isteyense, denizde dalgıçlık edene benzer. (Mes. C.VI.)"

"Uykuya dalmış bilgisiz kişiye öğüt vermek, çorak yere tohum saçmaktır.

Aptallık ve bilgisizlik YIRTIĞI, yama kabul etmez.
Ey öğütücü, ona hikmet tohumunu saçmadan önce,
Onu yamasız, yırtıksız hale getir. (Mesnevi 2264-2265 beyit)"

"Ne mutlu o göze ki; Akıl, onun başında buyruktur.

İşin sonunu görür, her şeyi bilir, aydındır, nurludur.

Çirkinle güzeli, gözle değil, görünüşle değil akılla ayırt edin.

Göz pislikte biten yeşilliğe aldanır.

Fakat akıl; Onu birde bizim mehengimize vur der. (Mes. 2966-2969)

İşte insanın kendisini tanıması yolunda böyle ışık tutan Mevlana kendisini tarif ederken de:

"Yetmiş iki millet sırrı bizden dinler, biz ney gibiyiz iki yüz mezhep ehli ile bir perdede konuşuruz."

"Ben hacetler kıblesiyim,
Gönlün kıblesiyim ben.
Ben Cuma mescidi değilim,
İnsanlık mescidiyim ben."

"Bir canım ama yüz bin bedenim var.
Canım, canına karışmıştır. Birleşmiştir.
Seni incilten herşey beni de inciltir," demektedir.

Sonra insanlara seslenir:

"Gel, gel yine gel. Her kim olursan yine gel.
Kafir ya mecusi, puta tapan yine gel.
Yoktur kapımızda hiç ümitsizlik bil.
Yüz kere tövbeni bozsan da yine gel."

Galiba hâlâ bunca yıl sonra, bütün dünyada yol göstericiliği devam eden büyük insanın sırrı yukarıdaki sözlerinde gizlidir.

Hiç eskimeyen ve eskimesi mümkün olmayan satırlarla seslenmiştir, yol göstermeğe çalıştığı insanoğluna.

"Ne mutlu o kişiye ki kendi, kendinin ayıbını görmektedir.
Kim ki birisinin ayıbını görürse, o ayıbı kendisinde bulur.
Sen de o ayıp yoksa yine emin olma olabilir ki;
O ayıbı sende yaparsın günün birinde, O ayıp sende de çıkabilir. (Mes, beyit 3037)"

"Akıllı o kişidir ki çekilen beladan, dostların ölümünden ibret alır. Eğer ululanmayı bırakmaz, ibret almazsa, onun azgınlığından başkaları ibret alır. (Mes.beyit3123)"

Mümkün mü bu sözlerin eskimesi, güncelliğini yitirmesi, Kıyamete kadar; insanoğlu var oldukça, üzüntü yok olmayacak, insanoğlu var, oldukça dostları olacak, insanoğlu var, oldukça ölümler yaşanacaktır.

Gene bunlardan ders alanlar olacak. Gene bunlar bir kısım insana hiç bir şey ifade etmeyecektir.

"- Işık görünmeden renk görünmez.
- Her şey zıddı ile anlaşılır.
- Noksanlar kemalin aynasıdır.
- Benliklerinden kurtulanlara, felek de secde eder, ayda, güneş de.
- Okuyan aklı miktarınca anlar.
- Atlaslara, ipliklere bürünen kişinin aklını o atlas, o ipek elbise hiç fazlalaştırır mı?"

Yıllar önce söylenmiş bu sözler bugün taptaze değil mi? Yıllar sonra tazeliğinden kaybeder mi?

İşte yol gösterici galiba böyle olunuyor. Eskimeyen sözleri söyleyebilenler galiba, dünyanın aydınlanmasına yardım edebiliyor.

Şimdi isterseniz biraz da kadınlar için neler söylemiş onu kısaca gözden geçirelim.

Yukarıda bahsetmiştik Mevlana bütün öğretisini insana hitap ederek gerçekleştirmiştir. Bu nedenle onun için asıl olan insandır. İnsanın cinsiyeti, milliyeti yahut dini onu ilgilendirmemektedir. Çünkü bütün insanlar aynı Tanrının kullarıdır.

Bu nedenle Mevlana için kadın öncelikle insandır. O kadını, yaşamın içerisine almaya gayret etmiş ve insanlığın ancak kadınla bir bütün olabileceğini hissetmiştir.

Kadının cemiyet hayatına karışmasından yana olan Mevlana hayatında iki kere evlenmiş ancak hep tek eş ile yaşamıştır. Köle kullanmadığı gibi cariyede kullanmamıştır. İlk eşinin ölümünden sonra ikinci sefer evlenmiş ve bu eşi ile evli iken varlık alemine göç etmiştir.

Mesnevinin 1 nci cildinde bakın nasıl nasihat ediyor.

“Peygamber dedi ki: Kadınlar aklı olanlara, gönül ehli bulunanlara, iyiden iyi üstün olurlar.
Bilgisizlere gelince onlar kadına üst gelirler. Çünkü onlar sert ve kaba muameleli adamlardır.
Onlarda acıma, lütuf, sevgi azdır. Zira yaradılışlarında, tabiatlarında hırçınlık üstündür.

Sevgi ve acımak insanlık vasıflarıdır. Hiddet ve şehvetse insanlık dışı vasıflardır.
Kadın Hak Nurudur. Sevgili değil.
Kadın yaratıcıdır. Adeta yaratılmış değil."

Hz. Mevlana oğlu Sultan Veledi 10 yıl birlikte sohbet ettikleri Selahaddini Zerkubinin kızı Fatma Hatun ile evlendirmişti.

Bu düğünden dolayı çok mutlu olmuş ve şiirler söylemiştir Düğün sonrası oğlu Sultan Veled'e nasihati ise onun kadına verdiği kıymetin değişik bir yönüdür.

"Bugün sen oğlumuzun nikahında, sana, seni denemek üzere teslim edilen gönül ve gözümüzün aydınlığı, Fatma Hatun'un gözetilmesi için şunu vasiyet ediyorum:

Umulur ki oğlumuz ona haksızlık etmez.
Bir an bile kadının gönlüne; Babamın ölümünden sonra vefasızlık ediyorlar diye bir düşünce girmez.
O öyle bir kadındır ki cevherinin temizliğinden ötürü şikayette bulunmaz sabreder.
Fatma hatunu aziz tutasın, her gün ve geceyi bayram günü ve gecesi bilsin."

Hz. Mevlana'nın irşadından yararlanmak isteyen devrin kültürlü kadınları, zaman zaman toplanıp kendisini davet ederek sohbetinden istifade etmişlerdir.

Mevlana, ileri dünya görüşü ile kadına layık olduğu gerçek değerin verilmesi için bir psikolog gibi konuyu incelemiş, ve değişlerinde kadın ruhunun inceliklerine inmeğe çalışmıştır.

İşte 700 yılı aşkın bir süre önce FİH-İ MAFİH de söyledikleri bugün bile birçok topluluklarda değişik yorumlara neden olabiliyor.

"Gece gündüz uğraşıyor kadının huylarını güzelleştirmeğe çalışıyorsun. Kadının pisliğini kendin ile temizlemedesin;
Kendini onunla temizlersen daha iyi olur.
Çünkü onu da kendin ile beraber temizlemiş olursun.
Kendini onun için temizle; ona doğru git,
Sence olmayacak bir söz bile söylese doğru söylüyorsun de.
Kıskançlığı bırak.

Tanrı Peygambere ince gizli bir yol gösterdi. Nedir o yol? Kadınların cefasını çekmek, olmayacak sözlerini dinlemek, onlara üst olmak, kendi huylarını temizlemek, güzelleştirmek için evlenmek.

Kadın nedir? Dünya ne?

İster söyle, ister söyleme. O neyse odur. Yaptığını bırakmayacaktır O.
Hatta söyledikçe daha beter olur.
Meselâ bir somun al. Koltuğunun altına koy sakla.
Bunu kimseye vermeyeceğim de. Vermeyeceğim; vermek şöyle dursun, göstermeyeceğim de.

Ekmek bolluğundan, ucuzluğundan yerlere dökülüp, saçılmıştır. Köpekler bile yemiyor ama, vermemeğe, göstermemeğe kalkıştınmı bütün halk ona düşer sakladığın, göstermediğin o ekmeği mutlaka göreceğiz diye yalvarmağa, seni kınamaya, sana sövmeğe koyulurlar.

Hele koltuğuna, yenine sakladığın, vermemeğe, göstermemeğe savaştığın o ekmeğe öylesine düşerler ki bu düşkünlük haddi; sınırı aşar gider. Çünkü "İnsan menedildiği şeye düşer."

Kadına gizlen diye emredildikçe onda kendini gösterme isteği çoğalır durur.

Halk da da o kadın ne kadar gizlenirse, onu görmek isteği o kadar artar. Şu halde sen oturmuşsun, iki tarafında isteğini kızıştırıyorsun. Sonra da bunu doğru düzen bir iş sayıyorsun. Oysa ki, bu iş bozgunculuğun ta kendisi.

Mayasında kötü bir işte BULUNMAMAK varsa, yapma desende demesen de, iyi huyuna, temiz yaradılışına uyacak ve ona göre hareket edecektir.

Bırak ilgilenme sen. Yok, tersine mayası pisse, gene kendi yolunu tutacaktır. Gerçekten de yapma, etme, görünme demek isteği arttırır sadece, başka şeye yaramaz."

İşte 700 yıldan uzun bir zaman önce söylenenler, her halde 700 yıl sonra da güncelliği devam edecektir. Erkek, kadın ilişkilerinde toplum ne kadar ilerlerse ilerlesin galiba kıskançlık egosu çok törpülenemiyor.

Her konuya insan boyutundan bakan Mevlana için, hürriyetin de hayatta çok önemli bir yeri var. İnsanlara hürriyetin önemini bu sefer kendi üzerinden şekillendirerek açıklamaya çalışır.

"Alemin bal şerbetinden bana ne,
İşte önümde benim ayran tasım.
Ne malım, mülküm var ne azığım.
Ben gene de senin azığın olsun diye çalışırım.
Senin başını sokacak bir yerin,
Olsun diye bir dikili ağacın.
Ama hürriyeti kulluğa taş çatlasa satmam."

Yukarıda zıtlıklardan bahsetmiştik; Şimdi sizlere zıtlıklar çerçevesinde, güçlülük, şöhret, iyilik ve kötülükle ilgili sözlerinden bir bölüm nakletmeğe çalışacağım. Günümüzdeki geçerliliklerine sizler karar veriniz.

Mesneviden Deyişler:

"- Bilgi, mal, mevki ve hüküm kötü kişilerin elinde fitnedir.

- Bilgisiz, kötü buyruklar veren bir padişah oldu mu, bütün ova yılanlarla, akreplerle dolar.

- Adam olmayanın eline bir mal, bir mevki geçti mi, herkesten önce kendi rezilliğini dileyen kendisi olur.

- Hüküm bir sapığın eline geçti mi, onu mevki sanır, ama gerçekte kuyuya düşmüş demektir.

- Yol bilmeyen kılavuzluğa kalkdımı, kötü ruhu cihanı yakar, yandırır,

- Yokluk yolunun çocuğu pirlik etmeğe girişince ardına düşenler, devletsizlik gulyabanisine çatarlar.

- Gel de sana ayı göstereyim der ama, onursuz, pirsiz kendisi hiç ay görmemiştir ki..

Mevlana insanların birliğinden yana çaba sarf etmiş bir düşünürdür, O'nun için insanların din, ırk gibi farklılıkları aynı Tanrının kulu olmak fikrinde erimiştir.

"Biz ayırmak için değil, birleştirmek için geldik." diyor. Ve devam ediyor.

'Bir buğday tanesine binlerce harman sığmada..." "Bir canım ama yüz bin bedenim var."

"Ey dost : Sevgiyle eşsiz, canız seninle. Her nereye ayak basarsan yeryüzü kesiliriz sana."

İşte bu fikirlerinden hareketle birlik ve beraberlik konusunda Mesnevi de insanlara sesleniyor.

"Hacca gideceksen bir hac arkadaşı ara, ha Hintli olmuş, ha Türk, ha Arap. Şekline, rengine bakma, azmine maksadına bak. Rengi kara bile olsa değilmi ki seninle aynı maksadı güdüyor ona beyaz de."

"Can bilgiyle, akılla dosttur. Onun Arapçayla, Türkçe ile işi ne."

"Yüz kitap olsa hepsi bir bab dan ibarettir.
Yüz taraf da tek bir mihraba dönülür.
Yüz binlerce çeşit yemek var. Hepsi de yemek ve bu bakımdan hepside bir.
Hintli, Kıpçak ve Urum ülkesinin halkı ve Habeş hepsi de mezarlarında aynı renkte.
Bütün bu keyfiyetler köpük gibi denizin üstünde oynar durur."

"Her gün bir yerden göç etmek ne iyi
Her gün bir yere konmak ne güzel,
Bulanmadan, donmadan akmak ne ala,

Her şey dünle beraber gitti, can cazım
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım."

Hayatın devam ettiğine, dinamik olduğuna her gün yenilenmenin gerekliliğine bundan daha güzel söz. bulunabilir mi?

Yukarıda sadece satırbaşlarına değindiğimiz görüşleridir ki O'nu içimizde 729 yıldır, taptaze yaşatmaktadır.

Bakın ne diyor Büyük Sevgi Ustası:

"Şu üç sözden artık değil
Bütün ömrüm,
Şu üç söz.
Hamdım, Piştim, Yandım."

* Nevermind(!) 20.05.2008 16:40:42
Bu adam çok ayrı bir dünya zaten..çok beğenerek okurum yazılarını..

*Pollyanna 21.05.2008 20:58:57
1928'de Hatay’ın Yayladağ ilçesi Hisarcık köyünde doğdu. 1951'de Düziçi Köy Enstitüsü’nü bitirdikten sonra Anadolu’nun çeşitli köylerinde ilkokul öğretmenliği yaptı. 1961'de yeterlik sınavlarını dışardan vererek Gazi Eğitim Enstitüsü İngilizce Bölümü’nden diploma aldı. Çeşitli liselerde İngilizce öğretmenliğiyle eğitim alanındaki hizmetini sürdürdü. İlk şiiri 1956’da Yücel dergisinde yayınlandı. Daha sonraki şiirleri Yeditepe, Türk Dili, Soyut, Sanat Rehberi dergilerinde çıktı. İlk şiirlerinde İkinci Yeni'ye başarısız öykünmeler görülür. Özellikle Edip Cansever etkisindeki bu şiirde, benzeşme, niteleme, tamlama bolluğu, aşırı soyutlamalar ve dil oyunları, aşırı bir konuşkanlık etkin. Olgunluk dönemi şiirlerinde ise Metin Eloğlu ve Can Yücel şiirinin bazı özellikleri dikkat çeker. Sözcüklerin yan yana dizilmesiyle izlenimler yaratma diye tanımlanabilecek ilginç bir teknik kullanır. İlginç ritimler, konuşma dili ve sesleniş özellikleri kullanarak şiirini geliştirdi. Yaşadığı çevreyi, toplumsal sorunları yansıtan, yer yer taşlamaya yönelen, yergi ve eleştirinin ağır bastığı toplumcu şiirleriyle tanındı.


--------------------------------------------------------------------------------

ESERLERİ

ŞİİR:
Boyundan Utan Darağacı (1976)
Halk Çağı (1981)
Ortadoğu Şiirleri (1983)
Şiir Sıcağı (1984)
Anamı Arıyorum (1985)
Antakya Çarşıları (1986)
Şiir Tufanı (1989)
Taş Tanrılar (1990)
Asılacak Kitap (1991)
İnsan Tomurcukları (1991)
Yunuslama (1991)
Havalı Meryem (1994)
Sevgim Servetimdir (1997)

İNCELEME:
Şiirin Dili,Yapısı, İşlevi (1975)

ÖDÜLLERİ

1980 Nevzat Üstün Şiir Ödülü Halk Çağı ile
1982 Yeditepe Şiir Armağanı Halk Çağı ile
1982 Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü Halk Çağı ile
1985 Ömer Faruk Toprak Şiir Ödülü
1994 Akdeniz Şiir Ödülü (İtalya) 

*Pollyanna 21.05.2008 20:59:16
YOLKESEN

İzmir'e gittiniz mi hiç
Turgutlu'dan geçerken
Çiçekler yolunuzu kesti mi
Göz göze geldiniz mi doğayla
Başınızda kavak yelleri esti mi
Saç sakal ağardıktan sonra

İzmir'e gittiniz mi hiç
Salihli'den geçerken
Bağlar yolunuzu kesti mi
Asma gibi kızlarla
Kız gibi asmalar
Halay çekerken kol kola
Annelerinden izin alıp
Katıldınız mı aralarına

İzmir'e gittinizse eğer
Aylardan mayıs olmalı
Günlerden Gökova
Dargındınız küskündünüz
Barıştınız mı doğayla
Şiir yolunuzu kesti mi
Kuruyan ağzınızı dayayıp
İçtiniz mi kana kana

Ben İzmir'e giderken
Akdeniz'e selam götürdüm
Bir gelinlik kızı gözlerinden
Çürük bir davul patladı kulağıma
Yarım kaldı halk düğünüm
Ben Asarcıklı çoban
Ağzımı keçiler yedi
Ne darıldım ne gücendim
Bir delik daha deldim kavalıma

Dünya dedikleri yuvarlak kitap
Işıklarınız sönmeden
Kaç sayfa okuyabildiniz
Sevgi dediğimiz solmaz bir kumaş
İpliğiniz tükenmeden
Kaç metre dokuyabildiniz
Giydiniz mi doya doya

*Pollyanna 21.05.2008 20:59:38
DERSİMİZ SEVGİ

Nesine bahar nesine bahçe
Ötmesiz bir kuşun
Neylesin al yanak
Gamze ne yapsın
Gülmesiz bir kıza
Değil mi Karacaoğlan

Kullana kullana
Kirlettik her şeyimizi
Aşındırıp eskittik işte
Kala kala bir bu kaldı
Sevgi kaldı elimizde
En sağlam dinimiz
Değil mi Yunus Emre

Dinleyin beni çocuklar
Binmeyin bu kör gemiye
Bu can çekişen denizi
Götürüp koyun yerine
Kiklop amcalara bakmayın siz
Binlerce göz her birinizde
Değil mi Homeros
Sirenler de kim oluyormuş
Değil mi Ruhi Usta

Yalnızlık da kim oluyormuş
Haydi bakalım çocuklar
İniyoruz bu başsız dağdan
Ayrılık da kim oluyormuş
Boyuyor kendi kendini gurbet
Gözlerinizin rengine
Değil mi Nazım Usta

Yer yorgun gök yorgun
Suya sıkılmış bulutlar
Çıkıyoruz bu üzümsüz bağdan
Haydi bakalım dostlar
Azrail de kim oluyormuş
Kim oluyormuş Hızır Paşa
Binlerce can her birinizde
Acıyın cellatlarına
Değil mi Pir Sultan

Yer dargın gök dargın
Kala kala bir bu kaldı
Sevgi kaldı elimizde
En güleç dinimiz
Haydi bakalım çocuklar
Çıkıyoruz bu çirkin dağdan
Merhaba diyoruz insanlara
Öfke de kim oluyormuş
Pinochet amcalara bakmayın siz
Değil mi Neruda

*Pollyanna 21.05.2008 21:00:00
OLMACA

Ben çocuk olsaydım eğer
Kav çakmak satardım
Bulut amcalara
Pamuk şekeri alırdım yerine
Patlamış mısır alırdım

Ben çiçek olsaydım eğer
Hiç saksı giymezdim ayağıma
Ödünç kanat alırdım
Güvercin teyzemden
Barış uçardım üstünüze

Ben ırmak olsaydım eğer
Altıma saklamazdım ayaklarımı
Öyle yaklaşmazdım denize
Düşmana yaklaşır gibi
Sürüne sürüne

Ben tüfek olsaydım eğer
Patlamazdım kimsenin üstüne
Bir tetiğimden utanırdım
Bir de eğri parmağından
İnsan amcaların

*Pollyanna 21.05.2008 21:00:16
KADIN YONTULARI
1

kadın
göz
şimşek
saç
sağanak
sırt
mermer
güvercin
ürkek
ıslak
taze
gerdeğe girer gibi girdi denize

2

kadın
kumral
kahverengi
sarışın
pembe
bel
kalem
beden
keman
bacaklar
merdiven
adımlar
şiir
yüreğimde evrensel kaşıntı

 

*Pollyanna 21.05.2008 21:00:40
SÖYLEŞTİLER
Boz Azime'nin oğlu
Selim Çavuş ile
Kör Nuru'nun oğlu Al'efendi
Söyleştiler

Dedim ya gene derim
Bizik Asarcık var ya Al'efendi
Bizim bu deyyus köyü var ya
Vallah billah adam olmaz
İtler köpekler olur da
Bizim köy olmaz Al'efendi
Dinime imanıma talağıma
Avradım benden boş olsun
Yalan yanım yere gelsin
Bizim köy adam olmaz Al'efendi

Adam ta Angara'dan kalkıp
Büyük başınnan ayağımıza gelmiş
Böyle mi değil mi Al'efendi
Yüzünden nur damlıyo şıp şıp
Ağzından bal akıyor konuşurken
Nohut gibi dane dane olup sesi
Beynimize giryo Al'efendi
Ah ki bizim köyde beyin nerde
Bir kulağımızdan girip
Ötekinden çıkıyo dedikleri
Böyle mi değil mi Al'efendi

Adam ne dedi bak Al'efendi
Kardaşlarım dindaşlarım
Verin kolunuzdan kopanı
Tanrı veren kullarını sever
Şeker gibi söz Al'efendi
Ah ki bizim köyün adamı ham
Toplana toplana ne toplandı
Üç bin lira para bir kamyon kavak
Yüzüm yere düştü utancımdan
Dinime imanıma talağıma
Bizim köy adam olmaz

Ne gülüyon Al'efendi
Bir çürüklük mü var sözlerimde
Haydi be Kör Nuru'nun oğlu
Gavır Ali sen de

*Pollyanna 21.05.2008 21:01:02
ÖLÜSÜN SEN

Bu dünyada
Yaşamadın sayılır
Güzeli sevmediysen
Ölmene gerek yok
Zaten ölüsün sen

Ayağına gelmez güzel
Gökte yürür yerde uçar
Hadi ne duruyorsun
Sen de uç arkasından
Önünde yerlere eğil
Kilitleme gönlünü
Kapılara vurulur kilit
Gönüllere değil

Ben de bilirim sen de
Sevgi insana ekmek vermez
Gönül dedikleri
Kırk kanatlı deli kuş
Aş yemez ekmek yemez
Milyonlarca yıl sevse
Sevmeye doyum olmaz

Su susamış mı
Sor bakalım
Acıkmış mı toprak
Yok yok sorma
Yaratmayana üretmeyene
Bir şey söylemez toprak

Annen seni
Doğurmadı sayılır
Yaratmadıysan eğer
Bir şey üretmediysen
Ölmene gerek yok
Zaten ölüsün sen

*Pollyanna 21.05.2008 21:01:21
SEVDALI SÖZCÜKLER

Beni tanımadın mı dedi
Bir sözcük bir sözcüğe
Çevir zamanın sayfalarını
Belleğini iyi yokla
İyi bak gözlerimin içine
Anılar devşir yüzümden

Bir yağmur sonrasıydı
Yan yana düşmüştük hani
Bir şiirin ilk dizesinde
Göz göze gelmiştik birden
Bir şey kımıldamıştı içimizde
Sonra sürülmüştük şiirden
İzinsiz öpüştük diye

Anımsadım dedi öbürü
Elin elime değince
Bindim sevdanın mor atına
Gittim ta eski günlere
Küçüldükçe büyüdü hüzün
Adını bilmediğim bir şey
Çıt diye kırıldı içimde

Ne acılar çektim bilsen
Nelere katlandım gurbette
Senetlere tutanaklara
Mahkeme kararlarına geçtim
Yıllarca ad oldum bir kötüye
Bir an bile unutmadım seni
Göz göze gelmedim hiç
Senden başka bir sözcükle

Sesin sesime değince
İçimdeki süt denizleri
Köpürmeye başladı gene
Öpüşe banınca dudaklarımızı
Kendi kokusunu duydu yosun
Şiirin gizli aynasında
Kendi rengini gördü menekşe

Haydi gel dedi
Dişi sözcük erkek sözcüğe
Başka bir şiire girelim
Görünmeden ozan abiye

 

*Pollyanna 21.05.2008 21:01:40
HARİTADA DENİZE GİRİYORUM

Hem acılar eğitiyor
Hem türkü söylüyorum
Aslında bir yapının
Temelini atıyorum

Tuğlam pişmemiş daha
Demirim yok çimentom yok
Kumum kirecim hazır değil
Bu yapı ne zaman biter
Kaçıncı katta bulurum güzeli
Belli değil

Bir yağmur bulutunu
Elime alıp kokluyorum
Bulut mulut bahane
Aslında bir şiirin
Temelini atıyorum

İlk dizeyi yazıyorum
Kan ter içinde kalemim
Kimseye göstermeden
Haritada denize giriyorum
Ne zaman çıkarım bilmem
Hangi kıyıda bulurum güzeli
Belli değil

Boğazıma doluyor
Sözcükler şiir molekülleri
Yarı yoldan geri dönüyorum
Tatlı mı ekşi mi deniz
Rengi sarı mı pembe mi
Korsan beye sorun bunu
Vallahi ben bilmiyorum

Nerede bir çirkin görsem
Başımı önüme eğiyorum
Kıpkırmızı olunca şiirlerim
Utancımdan ölüyorum
Ben ne zaman dirilirim
Kaptan bey ne zaman ölür
Belli değil

Hem kentte oturuyor
Hem yalan söylüyorum
Bozuk çıkıyor fotoğrafım
Korsan beyin ölü töreninde
Gülerken yakalanıyor şiirlerim
Ben başarıyla somurtuyorum

 

*Pollyanna 21.05.2008 21:02:02
KALKIP GELMİŞ

Kalkıp gelmiş insan dedem
Taş çağında atom çağına
Elinde öküz kemiğinden iğne
Dikmiş alnımdaki yarayı
Gizli dikişlerle

Kuşa biner gibi
Binmiş azgın bir mamuta
Kalkıp gelmiş insan dedem
Masal çağından kafa çağına
Çiçek açmış taş baltası
Yelesini vermiş cansız bir at
İçi can dolu bir kıza

Silmiş gözünden uykuyu
Geceyi oynatmış yerinden
Kalkıp gelmiş koca dedem
Tanrı çağından insan çağına
Öpmüş gebe kadınların karnını
Kırk top kendirle bağlamış beni
Durmadan çiçek açan bir ağaca

Kaşla göz arasında
Geçip gitmiş milyonlarca yıl
Kalkıp gelmiş insan dedem
Taş çağından atom çağına
Buyur dedecik buyur
Elimde insan kemiğinden kaşık
Tenceremde nükleer bir çorba

Bekleyin insan torunlarım
Atlayıp tarihin atına
Ben de geleceğim bir gün
Beton çağından ışın çağına
Elimde insan kemiğinden bir iğne
Dikeceğim ipek mendilinizi
Gizli dikişlerle

*Pollyanna 21.05.2008 21:03:50
1935'te Adana-Kadirli’de doğdu. İlk ve orta okulu Kadirli’de okudu. Mersin Lisesi’nde sürdürdüğü öğrenimini, sağlığı nedeniyle yarıda bırakarak çeşitli işlerde çalıştı. Avukat yazmanlığı, gazetecilik, kitabevi yöneticiliği yaptı. Türk Dil Kurumu’nun Yayın ve Tanıtma Kolu’nda uzman olarak çalıştı. 1982'de emekli oldu. Emekliliğinden sonra İstanbul'a yerleşti. Radyo için çeşitli programlar hazırladı. İstanbul'da "Çevre" yayınevini kurdu. "Yusufçuk" adlı şiir dergisini çıkardı. Sözlükler ve ansiklopediler yayınladı. Türk edebiyatının çalışkan şairleri arasında. Ülkü Tamer, Turgut Uyar ve Edip Cansever şiirlerine benzer özellikler taşıyan ilk şiirleriyle İkinci Yeni şiirinin ölçülü, dengeli bir şairi olarak göründü. 1970 sonrasında tümüyle yeni bir şiire yöneldi. 1970 sonrasının toplumsal olgu ve olaylarını ele alan bu şiir, bir halk türküsü yalınlığı kazandı. Şiirlerinde yer yer Behçet Necatigil'in "kırık dize" yapısını da uyguladı.


--------------------------------------------------------------------------------

ESERLERİ

ŞİİR:
Pembe Beyaz (1955)
Aydınlık içinde (1956)
Karanfilli Saksı (1958)
Uzun Atlar Denizi (1962)
Sırtımızda Kızgın Güneş (1965)
Unutma Onları (1976)
Yaz ve Yağmur (1978)
Gül Sevgili Yurdum (1983)
Babadat (Toplu Şiirler, 1950-1997)

ÖDÜLLERİ

Gül Sevgili Yurdum ile 1983 Toprak Şiir Ödülü

*Pollyanna 21.05.2008 21:04:26
SANI

Gece benim ülkemdir sarışın kadınları olan
genelevleri büyük, çirkin dumanları çıkan göğe
en çok günaha benzer acı bir yeşil öyle -
ve saçlarını kesip kalçalarını daraltan
renkli bardaklar gibi kahkahanın kırdığı
sarışın kadınları olan arsız ve sokulgan -

ne zaman görsem kan ve ölüm gibi aklımda -

Kalır düşmanlığımla birlikte kesik bilekleri
şamdanlara benzeyen kocaman kollu bir adam -
korkuya benzer bir sevgi - şiire benzer bir bıçak -
en çok da karanlığa doğru yağmurdan
en çok da gececambazının tellerinde -
hep ülkemdir o hep bilir uyusam

ne zaman uyansam kan ve ölüm gibi aklımda




AŞKTIR GERİDE KALAN

İnkar etmem aşkı
Ağzı bir elma tadı ağzımda

Sevdiği oyuncaklar
En güzeli mızıka

Derken geçer gider birdenbire
Güzelim yaz

Eylülle hüzün
Türkülerde yağmur

Uykusuz geceler ki
Çoktaaan unutulmuştur

Severdi her şeyi
Yollar uzun yürüse

Küçük çakıl taşları, birkaç sümüklüböcek
Bir serçe


Notice: Undefined index: arc_page in /home/mor/public_html/forum/arsiv.php on line 446

: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 [ 15 ] 16 17 18 19 20 21 22 23



Notice: Undefined index: arc_register in /home/mor/public_html/forum/arsiv.php on line 468