|
||
| KAR KAR Yağar kar Ayak izlerimize ve geceye (En güzel beyazlıktır o, akşamları) Kar yağar Uzun, ince, çıplak bir kavağa Ve ayak izlerine ikimizin. Kar yağar Şimdi soğuk hem yine soğuk Yağar kar Düşer ardımıza Onun ölgün sessizliği Yağar kar Kar yağar Yağar kar Kar yağar hiç durmadan Taaa kalbimize Dünyanın bütün garlarına Yağar kar şimdi! Keskin bir çığlık gibi yağar kar Kar yağar Yağar kar Kar yağar! ŞİİR TANRISINA YAKARIŞ Bağışla unutmuşsam, unuttum sanma yine de Yalnız ve kimsesiz bir salkımsöğüt bozkırda ve solgun suları durgun bir deniz gibiyim şimdi saçlarımı dağıtmakta şafağın tatlı eli Haydi çöz şu kelepçeyi, bu dağı bilirim ben: Pınarlar akar, sessizce tanırım bu ormanı bilirim keçiyollarını her otu, her ağacı, her dereyi duyulan, kuş sesleridir bırak da dalıp gideyim sonsuz kıra yaşlı ruhum, gövdemle Ya da çöz dilimin bağını duysun çağlığımı dünya |
||
|
||
| ÇOBANIL Ey tarlakuşlarının titreşip durduğu masmavi geniş alan Güz geldi mi çiylerle ıslanan kırlar Ey kül renkli ve iyi niyetli gökyüzü Bulutlarını yola çıkar Ve kurşuni bir sessizliğe boğ toprağı Yine de Ve yalnızca İpince Bir yolda, uzak bir çavlanın sesiyle gürle Bir adam soruyor bana: Ata binmeyi unutmadın ya Bir dağ doruğu gibiydi, karlı Ve çığ salacak Sonsuz, diri fırtınalarla yüklü Tepelerde, otların üstünde ilk kar Ve sevdiğim şıvgacık fidan, yolun üstünde Güz yeliyle savrulup duruyor Ve toprağa iyice Yaslanıyor, dökülüyor yaprakları, güzle Bir adam soruyor bana: Ata binmeyi unutmadın ya Kim bilebilir, bir tek ağaç bile olmazsa O eski, sonsuz ormanı? Sular Oluklardan teknelere dökülse de Atlar Yeni bir koşu tuttursa da kim durdurabilir düşleri, ey gece Gözler Açık olsa da İşte yanıtım Ey tarlakuşlarının titreşip durduğu masmavi geniş alan |
||
|
||
| ESKİDİKÇE Güneşi karşılıyoruz mutlu çığlıklarla öperek Dağı, ovayı Yüzyılların uykusunu Otu, börtü böceği Bir kanat vuruşta uçan kartalı Ağır akan ırmağı Ağzında dünyayı taşıyan leyleği Korkunç bir yalnızlık duyan karacayı Yaşamak süsler eklemektir sonsuz gerçeğe derin bir soluk almak gibi Pencereden dışarı bakmak gibi gökyüzüne Bir kırlangıç uçmak gibi Kök salmak gibi toprağa Ölümse, açılan bir eski zaman sandığı Zaman diyorsun, bir çingene gibi karşıma çıkıyorsun o zaman O zaman zaman kaçıyor Kim tutabilir şimdiyi dünü eskiyi Ölümlerden ölüm beğeni Kırk katırı kırk satırı Saçlarında güller, karanfiller, dünyanın en güzel kırları Saçında gelincikler, sabah çiyi ve tarlakuşları Çizmeli kedi Yedi derya geçen şehzade En güzel sırma tel Sabahın yedisi ve ıssız göl Ve güneşin hiçbir şeyi Güvercinlerin çığlığı Yüz çocuk ırmağa koşuyor Bin çocuk daha Ve yanıyor ayakları kumlarda Tozda ve küllerde ve saçında Anılar eskidikçe, insan yaşlandıkça Kavağın gölgesi suya düştükçe rüzgarın sesi ve sis, odaya dolar Ve dağlar uzakta çok uzakta Şimdi, şu sabah gibi güzel oldukça Kırıldıkça kırağı Uçuşunu görmek güvercinlerin gökte Beni bir çocukluk anısı gibi duygulandırıyor Görmüyor güneşi akşam ezanı köyde Yalnız sular mı uykuya varacak dağlar kayalar mı şimdi İşte çam çıraları da bitti Haydi sen de var uykuya Çöksün üstüne gecenin karanlığı |
||
|
||
| YAŞLANMIŞ BİR GEMİCİ GİBİ Ben bir korsan gemisinde doğup büyüyen Denizciye benzerim Kalbim kavgalara ve fırtınalara alışık Tayfalar gibi canım sıkılır karada Bir hasta gibi eririm O dalgalar ki açık denizlerde Korkunç yolculuklarımda benimle birlikteydi Her çığlıkta martılar selamlardı beni Günlerce yemsiz kalmış martılar BABA yalnızlığımdır hep bıçakların kestiği akşam çayında galetalarla yenen koyu atlar götürür terkisinde ne kadar kaçkın varsa evden uykumdur sokaklarda sürünür ya da düşer bir kadının elinden yorgunluğumdur daha çok aşk gelip gider o şehrin gemilerinden esmerdir akşamlarda babam çok esmer güler resimlerden o kadar yakın bilmediğim ölüme çok uzak günlerinden ellerimdir dalgınlığında hep hep bardaklarda, sular dururken sürahilerde - akşam vakitleri aksam çayına gelmeyen bir baba, aydınlıksız odalarda çok esmer güler resimlerinden |
||
|
||
| ORMAN Sürgün bir kıral gibi girdim senin ormanına kuşların çığlık çığlığa kaçıştığı yellerin atları kamçılayıp durduğu soğuk ve üzüntülü. Nerde onlar şimdi eskiden yaşarmış Bir geldi mi gelirmiş aşk onlarla Her yaprakta bir çiy bulunurmuş o zamanlar öyle derler Şimdi bulunmaz o kaçışlar geyiklerde öyleymiş Ben kıral değilmişim daha büyümemişti senin ormanın da belki şimdi uzak silâhları boşalttığım daha gelinmez karanlıkta orda derinde duran ucu ağulu kargılarla yaralar açtığım göğsünde orman. Oralarda çok yorgun uzanır gibi senin insansız ormanına ıslak ve serin, güneşin ulaşamadığı ağaçlar bilmediğim adlarını boyuna konuşan benimle. Kuytu serin köşelerin konuğu o sevgili tavşan Sonsuz kaçışların içinde ürkek Bir unutmuşluğu öyküleyen o yoğun ormanda Kaçıp kalabalıklardan yüce insansızlığa doğru ve Tanrıya Üstelik bir tüfek atımı yakın Yasaklanmamıştır daha ucunda ölüm yoktur ormanın belki şimdi bir ağaca atımı bağladım bir avcıyım ben karanlıkları avlayan çok yabanıl aşklarla yaralar açtığım göğsünde orman. |
||
|
||
| ORA AVŞAR ELLERİ Çift kanatlı koca bir saray kapısı gibi Açılır zaman Uçar güvercinler sevinçle Ve çiçekler Dikenler, doğanın yeşillikleri Yüz bin kokulu gül satılan Bir pazaryeri gibi önümüzde genişler Bilirsiniz, nasıldır toprak Yağmurdan sonra Uzak göklerde gökkuşağı Yaza Girer dünya belki de Şimdi birden umutla Herkes yaza bakar Uyku, ağır Bir su gibi akar ve çavlanlar yapar Böğürtlen Dikenlidir ve ellerini boyar çocukların Ve dişlerini Yüzleri rüzgarla, güneşle gülen Köylüler, siler terini Çeşmenin yanında Yüzlerce kuş, aşağıda derenin içinde Birden süzülen bir atmaca Mısır tarlasını dolanıp sağa Koyağın en görünmez yerine giden keçiyolu Artık sevdaya Kanat germez olur Çadırlar sökülünce, dumanlar tüter kalır Sesler de orda kalır, gülüşler acılar da Yine de İlkin bir şey görünmez Ama canlanır doğa sonra Çadır yerlerinde, otlaklarda, kaya diplerinde Atmaca avını arar Üstüne silahlar boşaltılan Sağır kaya, yankılanır sesleri yeniden Cinliceviz, Yokuşunbaşı, Dokuzağaç Birden uçan Kepir toprak Ve hayvanlar dünyası Sincap, kertenkele, karayılan Ah ah işte oradadır Saçları bir masal, kirpikleri söylence Bir kadın, kiraz dalları gibi, elleri Ceviz kokan ve Alnına güneşler vuran ikindileri Konup göçen Avşarlar içinde |
||
|
||
| YOL VERİN DAĞLAR Siz ey ince ağıtlar Menekşeler bademler Yüzü çilli çocuklar Merhaba size Vay dağlar vay ovalar Alnına sazlar düşen Fırat Gelinim Dicle Sağrısı kırk kıvrım Seyhan Siz ey köyler mezralar Mızrak boyu güneşler Toprak damlar çift huğlar Merhaba size Hey deniz hey Ayvalık Gül yüzlü Ören Derebey Bafa Bir türkü gibi gelin hadi Siz ey taşlar topraklar Güneşli tozlu yollar Güvercinler kuzgunlar Merhaba size Arabam altımda eşkin Ağzımda ıslığı aşkın Yollar uzun dönemeçler keskin Eğilin dağlar |
||
|
||
| ANI Oğlumla kıra gitmiştim, küçücük adımlarıyla çayırların üstünde koşmak istiyordu ve düşüyordu Bir kurbağa sıçrayıverdi önündü, hiç görmemişti, korktu Bir ağaç vardı, tırmanmak istedi Bir hendeği atlamak istedi, bir taşı yerden sökmek Koştu koştu koştu sonra Yakalamak istiyordu bir serçeyi Apartmanın üçüncü katında, elli santim var yok daracık ama upuzun bir balkonda Gökyüzünü, apartmanların çatılarını, uzaktaki ağaçsız birkaç tepeyi göre göre büyüyordu işte, kentli bir çocuk olarak O gün kırda çıldırdı sanki, ne yapacağını bilemiyordu sevinçten Önceki gün yağmur yağmıştı, patlamıştı bütün otlar yuvarlanıp durdu yemyeşil oldu üstü Kahkahalarını görmeliydiniz, nasıl da çığlıklar atıyordu "Koş baba koş" diyordu, koşarken bir kelebeğin incecik, renkli kanatları ardında |
||
|
||
| YAZLA Belki diyorum Sevinçlerle mutluluklarla öyle Günün alaca karanlığı Çimenin yeşiliyle Bak ayak izime Görürsün hemen orda Bir el yazar baharı toprağa Kuş biçimiyle Belki diyorum Yazla Bir yoldur Gider bir yerlere öyle Ve gelir durur kapına Her sabah yağan çiyle |
||
|
||
| ARTIK BİLİYORUM Biliyorum artık: Kimi şiirler geç saatte yazılır Kimi de bir kuş gibi Gelir konar balkonumuza Gündüzleyin. Ama şu da var: Bir kantar en çok kaç kilo tartar Bir kurşun kaç kişiyi öldürür Mamak'ta bir aile neyle geçinir? Biliyorum artık: Sular gece vakti sessiz akar. Şu üç günlük dünyada Neyin tadı kaldı, söyleyin? Neden senin sevincin Benim gülüşüm olmasın? Duru bir gökyüzü gibi Güzel ve aydınlık Bir çocuğun anne diyen sesi, Bir kadının sevgilim ve benim yangılı sesim. Biliyorum artık: Ömrün saati her an çalar. Aşkın alfabesi milattan önce Yiğitliğin alfabesi Her zaman korkmak. Böyle demiş eskiler Ya sen ne dersin Hem aşık hem yiğitsen? Irmaklara benzer coşkunluğunla Kalabalık alanlarda Ve sesin yankılanır dağlarda. Biliyorum artık: Her zaman başka eser rüzgar. Bir dere boyu, kuytu bir orman Yıkık damlarda, mağaralarda Saklanan eski eşkıyalar gibi Saklanacaksan, Evini bir gül bahçesi Oğlunu bi fidan Şiirini bir silah Dostluğunu bir kale gibi yapmayacaksan, Uğurlar ola sana dostum. |
||
|
||
| Yazı yı şu an bulamam ama can dündar'ın köşe yazısında çocukların çantasında başı kapalı barbie ile (yanlış hatırlamıyorsam) ve yine çocuklara 'İstiklâl Marşı' öğretilmesiyle ilgili bir yazısı vardır. Bu arada cümle biraz düzensiz oldu kusura bakmayın toparlayamadım. |
||
|
||
Mevlana benim yıllık ödevimdi o zaman Mevlana'nın kalbindeki imanı aldım hele ölümünü anlatan (yanlış hatırlamıyorsam gazeldi) sözlerinde gözlerim doldu. Böyle iman günümüzde kimseye nasip olmaz
|
||
|
||
DESEM Kİ Desem ki vakitlerden bir Nisan akşamıdır, Rüzgârların en ferahlatıcısı senden esiyor, Sende seyrediyorum denizlerin en mavisini, Ormanların en kuytusunu sende gezmekteyim, Senden kopardım çiçeklerin en solmazını, Toprakların en bereketlisini sende sürdüm, Sende tattım yemişlerin cümlesini. Desem ki sen benim için, Hava kadar lazım, Ekmek kadar mübarek, Su gibi aziz bir şeysin; Nimettensin, nimettensin! Desem ki... İnan bana sevgilim inan, Evimde şenliksin, bahçemde bahar; Ve soframda en eski şarap. Ben sende yaşıyorum, Sen bende hüküm sürmektesin. Bırak ben söyleyeyim güzelliğini, Rüzgârlarla, nehirlerle, kuşlarla beraber. Günlerden sonra bir gün, Şayet sesimi farkedemezsen, Rüzgârların, nehirlerin, kuşların sesinden, Bil ki ölmüşüm. Fakat yine üzülme, müsterih ol; Kabirde böceklere ezberletirim güzelliğini, Ve neden sonra Tekrar duyduğun gün sesimi gökkubbede, Hatırla ki mahşer günüdür Ortalığa düşmüşüm seni arıyorum. Cahit Sıtkı TARANCI |
||
|
||
| Türküler Dolusu Kirazın derisinin altında kiraz Narın içinde nar Benim yüreğimde boylu boyunca Memleketim var Canıma ciğerime dek işlemiş Canıma ciğerime Sapına kadar. Elma dalından uzağa düşmez Ne yana gitsem nafile. Memleketin hali gözümden gitmez Binbir yerimden bağlanmışım Bundan ötesine aklım ermez. Yerliyim yerli olmasına ilmik ilmik, damar damar Yerliyim. Bir dilim Trabzon peyniri Bir avuç tiftik Bir çimdik çavdar Bir tutam şile bezi gibi Dişimden tırnağıma kadar Ressamım. Yurdumun taşından toprağından sürüp gelir nakışlarım Taşıma toprağıma toz konduranın Alnını karışlarım. Şairim şair olmasına Canım kurban şiirin gerçeğine hasına içerisine insan kokusu sinmiş mısralara vurgunum Bıçak gibi kemiğe dayansın yeter Eğri büğrü, kör topal kabulüm Şairim Zifiri karanlıkta gelse şiirin hası Ayak seslerinden tanırım Ne zaman bir köy türküsü duysam Şairliğimden utanırım Şairim Şiirin gerçeğini köy türkülerimizde bulmuşum Türkülerle yunmuş yıkanmış dilim Onlarla ağlamış, onlarla gülmüşüm. Hey hey, yine de hey hey Salınsın türküler bir uçtan bir uca Evelallah hepsinde varım Onlar kadar sahici Onlar kadar gerçek insancasına, erkekçesine "Bana bir bardak su" dercesine Bir türkü söylemeden gidersem yanarım. Ah bu türküler Türkülerimiz Ana südü" gibi candan Ana südü" gibi temiz Türkülerde tüter dağ dağ, yayla yayla Köyümüz, köylümüz, memleketimiz. Ah bu türküler, Köy türküleri Dilimizin tuzu biberi Memleket ahvalini onlardan sor Kitaplarda değil, türkülerde ara Yemen'i Öleni, kalanı, gidip gelmeyeni... Ben türkülerden aldım haberi. Ah bu türküler, köy türküleri Mis gibi insan kokar, mis gibi toprak Hilesiz hurdasız, çırılçıplak Dişisi dişi, erkeği erkek Kaşı kaş, gözü göz, yarası yara Bıçağı bıçak. Ah bu türküler, köy türküleri Karanlık kuyularda açılmış çiçekler gibi Kiminin reyhasından geçilmez Kimi zehir, kimi zemberek gibi. Ah bu türküler, koy türküleri Olgun bir karpuz gibi yarılır içim Kan damlar ucundan, mürekkep değil işte söz, işte ses, işte biçim: "Uzun kavak gıcım gıcım gıcılar" iliklerine kadar işlemiş sızı Artık iflah olmaz kavak ağacı Bu türkünün yüreğinde sancı var. Ah bu türküler, köy türküleri Ne düzeni belli, ne yazanı Altlarında imza yok ama içlerinde yürek var Cennet misali sevişen Cehennemler gibi dövüşen Bir çocuk gibi gülüp Mağaralar gibi inleyen Nasıl unutur nasıl Ömründe bir defa Kâzım'ın türküsünü dinleyen... Bedri Rahmi Eyüboğlu |
||
|
||
| Bir şey eklemek istiorum Bedri Rahmi'nin bu şiiri internet sitelerinde yanlış veriliyor.... bu teknoloji de bile 1900'lü yılların şiirlerini koruyamıyoruz... | ||