|
||
| SİVAS ACISI Ben tanırım Bu bulut bizim oranın bulutu Hemşeriyiz nede olsa Benim için kopup gelmiş yayladan Yurdumun bulutu Başımın üstünde yeri var Ben bilirim Bu rüzgar bizim oarnın rüzgarı Hemşerimiz nede olsas Benim için kopup gelmiş yayladan Yurdumun rüzgarı Kurutsun diye akan kanlarımı Ben anlarım Bu acı bizim ora işi hançer acısı Bir ülkedeniz nede olsa Aynı dili konuşsak da Anlamayız birbirimizi Hançerin nakışı Tanıdım acısından Sivas işi Ben duyarım duyumsarım Bizim oranın sızısı bu Binip bir kara buluta Sivas ilinden Sivas ruzgarında uçup gelmiş Helallik dilemeye Ey yüreğimin onmaz acıları Ey beynimin dinmez sancıları Suç ne bende nede sende Suç seni karanlıklara gömenlerde Nede olsa yurttaşımsın Kapalı olsada bütün vicdan kapıları yüzüne Bilmelisin bir yerin var canevimde AZİZ NESİN |
||
|
||
| Aziz Nesin: Memleketin Birinde: BİR ÇİN HİKAYESİ(*) (* Bu kitapta toplanan masallar, Türkiye'de düşün özgürlüğü tarihi bakımından ilginçtir. Bu yazılar, 1955-1957 arasında «Akbaba» dergisinde ve «Demokrat İzmir» gazetesinde yayımlandı. Çoğunu, zorlukla ve takma adlarla yayımladım. Okuduğunuz bu hikayedeki olay, ilk yazılış biçimiyle Türkiye'de geçiyordu. Ama birçok dergilerden geri çevrilince, bu hikayeyi uydurma bir Çin'li yazar adıyla, olay Çin'de geçiyormuş ve hikaye çeviriymiş gibi, dergide yayımladım. Aynı hikaye, birkaç ay sonra, başka bir dergide, çevrilmiş bir Çin hikayesi olarak çıktı.) Kung-Su, Güney Çin Denizinde küçük bir balıkçı kasabasıdır. Şirin kasabanın hemen bütün halkı, balıkçılıkla geçinir... Pung-Çiyang'ın balıkçı kahvesinde bir sabah, nerden, nasıl geldiği belli olmayan bir kedi yavrusu miyavlamaya başladı. İhtiyar Pung, sıska kedi yavrusunu iri avuçlarının arasına aldı. Küçük tekirin süt mavimsi gözlerine baktı, - Seni bana Allah gönderdi!.. diye söylendi. Sonra çırağına, - Bu küçüğün adı, Çung-Ban... Buna iyi bak!.. dedi. Çung-Ban, küçük maskara, birkaç gün içinde gelişti, büyüdü. Yalnız Pung Amca'nın değil, bütün müşterilerin sevgilisi oldu. Çung-Ban'ın kötü bir huyu vardı, hırsızlık... Aşagı yukan her kedi hırsızdır. Ama Çung-Ban gibisi görülmemiştir. Daha altı aylık var yoktu, bütün komşular şikayete başladılar. Her sabah, daha gün ağarmadan vazifesine sadık bir memur gibi, işe çıkar, öğleye kadar bütün mahalleyi talan ederdi. Girmediği mutfak, kanştırmadığı teldolap yoktu. Ocakta kaynayan tencerenin kapağını açıp, içinden sıcak sıcak bir parça balıgı çalmadığı gün olmazdı. Çung-Ban'ı, bütün zararına, hırsızlığına rağmen herkes seviyordu. Çünkü, o kadar kurnazca hırsızlık yapıyordu ki, onun yüzünden zarara ugrayanlar bile, bu hırsızlıkları Çung'un muziplikleri diye karşılarlardı. Bigün, Pung Amca'nın kahvesine bir müşteri geldi. Elindeki balık dolu kesekağıdını rafa koyduktan sonra, kağıt oyununa daldı. Neden sonra kahveden çıkarken elini raftaki kesekağıdına atınca, ağzı bir karış açık kaldı. Kesekağıdının hiçbir yeri bozulmamıştı, fakat içi balık yerine havayla doluydu. Yalnız, altından bir delik açılmıştı. Çung'un, bu kadar kalabalık müşteriden hiçbiri farkına vamadan, balıkları teker teker kesekağıdından boşaltması, herkesi şaşırtmıştı. Çung'un hırsızlıktaki maharetinin bu kadar takdir edilmesinin önemli bir sebebi vardı. Kung-Su kasabasında hırsızlık etmeyen insanın on paralık itibarı yoktu. Çalmak ayıp değildi. Ayıp olan, çalarken yakalanmaktı. Hırsızlık sırasında yakalananlar, bütün kasabada beceremedikleri işi yüzlerine, gözlerine bulaştırdıkları için rezil olurlardı. O kadar ki, hırsızlık yapmayan erkeğe, karısını geçindiremez diye kız vermezlerdi. Kung-Su kasabasının sembolü haline gelen Çung, yıldan yıla efsanevi bir yaratık oldu. Ondört yaşına gelince, zavallı Çung'un gözlerine perde indi. Görmeyen gözleriyle de, bir zaman mesleğine devam etti. Bir insan gibi mutfak kapılarının mandalını açar, ocağın başındaki kadın, başını arkasına döndürünceye kadar, ızgaradaki balığı kapar kaçardı. Kocalarına akşam yemeği yetiştiremeyen geveze kadınlar, hırsız Çung'u bahane ederler, - Ne yapayım? Balığı ocaktan Çung çaldı!.. derlerdi. Bir sabah, Çung'un cesedini yüksek bir duvarın dibinde buldular. Çung, vazife başında ruhunu teslim etmişti. Bütün Kung-Su kasabası halkı, gözyaşı döktü, matem tuttu. Çung'a büyük bir cenaze töreni yapıldı. Çoluk çocuk, genç ihtiyar, mezarının başında toplandılar. Çung'un arkasından, kasabayı bir sessizlik aldı. Ama iki ay sonra bir mucize oldu. Zavallı Çung'un mezarı üstünde büyük bir bina yükseldi: Vergi dairesi... Kung-Su kasabası halkı, birbirlerine vergi dairesini gösterip, - Çung'un ruhu hortladı!.. dediler |
||
|
||
| bence en azından bir kitabını okumalısın..neden mi?böylece ödülün gerçekten niye verildiği hakkında daha doğru fikir yürütebilirsin..çünkü onun kitaplarını okumadan, sadece konuşulan bazı şeyler üzerinden yorumlamak çok da adil değil...neticede 30 yılını edebiyata vermiş bir adam bu ödülü alan..yanlış anlama sadece senin için değil bu söylediklerim..orhan pamuk kimine göre iyi bir yazardır kimine göre değil..bu tartışılır bir konu tabiki.ama bence kitaplarını okuduktan sonra eleştirmeliyiz onu...en azından bunu hakettiğini düşünüyorum... | ||
|
||
| sadece bir sözüne katılıyorum buşra;o da bir kitabı okumadan yorum yapmak çok yanlış bir şey olduğudur.Ama Pamuk'un:"Türkiye'de 1 milyon Ermeni,30 bin Kürt Öldürüldü."demesi ne kadar doğru bir şey ki,benim yanlışımın yanında?İşte bu da senin dediğin gibi 30 yılını edebiyata vermiş noballi bir yazar...ama bana göre bazı değerlerimizi yıpratmaya çalışan bir insan sıfatında artık.O benim Nobelli yazarım olamaz,onu Albert Camus'la aynı kefeye koyamam kimse kusura bakmasın | ||
|
||
| kendisine tapıyorum. ona laf edenlere tahammül edemiyorum çünkü anlayamıyorlar değerli üstadımızı. kendi edebiyat öğretmenim bile ona vatan haini derdi. din kültü öğretmeni de onu suçlardı bu şekilde. insanlar niye düşünmeden yorum yapıyorlar anlayamıyorum. nazım hikmet gerçekten insanı seven gerçek bir kahramandır benim gözümde. | ||
|
||
| siirleri hep dillerdeydi.. kendisi hep icerde.. eserleri 40 dilde yayınlandı.. ulkesinde hep yasaktı.. ...tam da onu anlatıyor.işte gene başrolde güzel ülkemin güzel insanları!!Böylesine değerli önemli gerçekten kendisinden öğrenilecek çok şey olan harika bir insanı bir ustayı nasıl da harcamaya çalışıyorlar...başka bir ülkede olsa el üstünde tutulacak bu büyük yeteneğe ülkemizde veril(mey)en değere bakın yazık diyorum onu anlayamayan anlamaya çalışmadan saçma şeylerle yargılayan gerici zihniyetlere....çok az bulunur bir yetenek...eşsiz kişiliğiyle tam anlamıyla sevgi adamı...insan gibi insan... ona vatan haini diyenlerdi asıl vatan hainleri |
||
|
||
| Aslında istediğini söyleyebiir. Kendi düşüncesi sonuç olarak ama bu milletin tek kurtarıcısı Mustafa Kemal Atatürk hakkında "çocukluğunda tarlalarda koşuşturan PAŞA" veya buna yakın şeyler diyemez. Acaba O olmasaydı napardık hiç düşündü mü? Başımıza Atatürk gibi bir dahi gelmeseydi de hala fesle, çarşafla gezseydik neler olacaktı? (Elimde şu anda tam sözler yok ama edindiğimde buraya da yazarım. ) Ama yine de onun da bir insan olduğunu göz önünde bulundurursak kendini kaybetmiş cani ruhlu katiller tarafından elinin işaret parmağı havada "Orhan Pamuk akıllı olsun akıllı!"gibi tehditler alması, çoğu insanın istemeyeceği bir şeydir bana kalırsa. | ||
|
||
| sadece Türkiyenin değil dünyanın en iyi birkaç şarinden.en iyisi için: bkz:Cesar Pavese. |
||
|
||
| bütün kitaplarını okudum.Çoğunu zor bitirdim.Bayağı sıkıcılar.Bir tek "cevdet bey ve oğulları" kitabı güzeldi. eğer biz Türklere soykırımcı demeseydi yazdıklarıyla nobeli rüyasında görürdü. Türkiyeden biri nobeli alacaksa bu Yaşar Kemal olmalıdır. |
||
|
||
| Pamuk'un dilinin çok anlaşılmaz olduğunu söylüyorlar..Bu adamın tüm kitaplarını merak ediyorum ve de okumak da istiyorum...tembelliğimi yenebilirsem okuyacağım:) | ||
|
||
EDEBİYAT HOCAM BEN O ADAMIN KİTAPLARINI ANLAYAMADIM DEMİŞTİ BENDE FİKRİNİ GÖRÜŞÜNÜ BİR ANLAYAMADIĞIM İÇİN OKUMADIM AYRICA KATILDIĞIM BİR KONFERANSTA ANNEANNESİNİN FRANSIZ OLDUĞUNU VE FRANSIZLARIN ERMENİ SOYKIRIMI İDDİALARINA BU YÜZDEN DESTEK VERDİĞİNİ SÖYLEMİŞLERDİ BİR DE NOBEL ALAN YAZARLARIN KİTAPLARI ZATEN ANLAŞILMAZMIŞ ADAMLARIN KİTAPLARINI ANLAMADIKLARINDAN İYİ BİRŞEY YAZMIŞTIR HER HALDE DEYİP ÖDÜL VERİYORLAR nOBEL DE ZATEN PEK MATAH BİR ADAM DEĞİL DİNAMİTİ İCAT ETMİŞ (SAVAŞLARI ENGELLEMEK İÇİN OLDUĞUNU İDDİA ETMİŞ )
|
||
|
||
| pamuk 'un yeni hayat romanı gerçekten hayatımda okuduğum en güzel kitap ilk basşlarda sıkılsamda kitabın sonu beni çok etkiledi. | ||
|
||
| Attila İlhan 15 Haziran 1925te Menemende doğdu. İlk ve orta eğitiminin büyük bir bölümünü İzmir ve babasının işi dolayısıyla gittikleri farklı kentlerde tamamladı. İzmir Atatürk Lisesi birinci sınıfındayken mektuplaştığı bir kıza Nazım Hikmet şiiri göndermesi nedeniyle 1941de tutuklandı ve okuldan uzaklaştırıldı. Üç hafta gözetim altında kaldı. İki ay hapiste yattı. CHP ŞİİR ARMAĞANINDA İKİNCİLİK ÖDÜLÜNÜ KAZANDI Türkiyenin hiçbir yerinde okuyamayacağına dair bir belge verilince, eğitim hayatına ara vermek zorunda kaldı. Danıştay kararıyla, 1944 yılında okuma hakkını tekrar kazandı ve İstanbul Işık Lisesine yazıldı. Lise son sınıftayken amcasının kendisinden habersiz katıldığı CHP Şiir Armağanında Cebbaroğlu Mehemmed şiiriyle ikincilik ödülünü kazandı. 1946ta mezun oldu. İstanbul Hukuk Fakültesine kaydoldu. Üniversite yıllarında Yığın ve Gün gibi dergilerde ilk şiirleri yayınlanmaya başladı. 1948de ilk şiir kitabı Duvarı yayınladı. 1949 yılında, üniversite ikinci sınıftayken Parise gitti. Fransız toplumu ve orada bulunduğu çevreye ilişkin gözlemleri daha sonraki eserlerinde yer alan bir çok karakter ve olaya temel oluşturmuştur. Türkiyeye geri dönüşünde sıklıkla başı polisle derde girdi. Bir kaç kez gözaltına alındı. 1950Lİ YILLARDA ADINI DUYURDU 1951 yılında Gerçek gazetesinde bir yazısından dolayı kovuşturmaya uğrayınca tekrar Parise gitti. Fransadaki bu dönem Attilâ İlhanın Fransızcayı ve Marksizmi öğrendiği yıllardır. 1950li yılları İstanbul - İzmir - Paris üçgeni içerisinde geçiren Attilâ İlhan, bu dönemde ismini Türkiye çapında duyurmaya başladı. Yurda döndükten sonra, Hukuk Fakültesine devam etti. Ancak son sınıfta gazeteciliğe başlamasıyla beraber öğrenimini yarıda bıraktı. Sinemayla olan ilişkisi, yine bu dönemde, 1953te Vatan gazetesinde sinema eleştirileri yazmasıyla başlar. 1957de askerliğini yaptıktan sonra sinema çalışmalarına ağırlık verdi. Ali Kaptanoğlu adıyla onbeşe yakın senaryo yazdı. YASAK SEVİŞMEK VE AYNANIN İÇİNDEKİLER 1960ta Parise geri döndü. Babasının ölmesiyle birlikte İzmire döndü. Sekiz yıl İzmirde kaldığı dönemde, Demokrat İzmir gazetesinin başyazarlığını ve genel yayın yönetmenliğini yürüttü. Aynı yıllarda, şiir kitabı olarak Yasak Sevişmek ve Aynanın İçindekiler serisinden Bıçağın Ucu yayınlandı. 1968te evlendi, 15 yıl evli kaldı. 1973te Bilgi Yayınevinin danışmanlığını üstlenerek Ankaraya taşındı. Sırtlan Payı ve Yaraya Tuz Basmakı Ankarada yazdı. 81e kadar Ankarada kalan yazar Fena Halde Leman adlı romanını tamamladıktan sonra İstanbula yerleşti. SEKİZ SÜTUNA MANŞET, KARTALLAR YÜKSEK UÇAR VE YARIN ARTIK BUGÜNDÜR İstanbulda gazetecilik serüveni Milliyet ve Gelişim Yayınları ile devam etti. Bir süre Güneş gazetesinde yazan Attilâ İlhan, 1993-1996 yılları arasında Meydan gazetesinde yazmaya devam etti. 1996 yılından beri köşe yazılarını Cumhuriyet gazetesinde sürdürmekteydi. 1970lerde Türkiyede televizyon yayınlarının başlaması ve geniş kitlelere ulaşmasıyla beraber Attilâ İlhan da senaryo yazmaya geri dönüş yaptı. Sekiz Sütuna Manşet, Kartallar Yüksek Uçar ve Yarın Artık Bugündür senaryosunu yazdığı dizilerdi. 2005 yılında İstanbulda hayata gözlerini yumdu. . ESERLERİ ŞİİR Duvar Sisler Bulvarı Yağmur Kaçağı Ben Sana Mecburum Belâ Çiçeği Yasak Sevişmek Tutuklunun Günlüğü Böyle Bir Sevmek Elde Var Hüzün Korkunun Krallığı Ayrılık Sevdaya Dâhil Kimi Sevsem Sensin ROMAN Sokaktaki Adam Zenciler Birbirine Benzemez Kurtlar Sofrası Aynanın İçindekiler Bıçağın Ucu Sırtlan Payı Yaraya Tuz Basmak Dersaadette Sabah Ezanları O Karanlıkta Biz Fena Halde Leman Haco Hanım Vay Allahın Süngüleri-Reis Paşa ÖYKÜ Yengecin Kıskacı DENEME-ANI Abbas Yolcu Yanlış Kadınlar Yanlış Erkekler ANILAR VE ACILAR Hangi Sol Hangi Batı Hangi Seks Hangi Sağ Hangi Atatürk Hangi Edebiyat Hangi Laiklik Hangi Küreselleşme ATTİLÂ İLHANIN DEFTERİ Gerçekçilik Savaşı İkinci Yeni Savaşı Faşizmin Ayak Sesleri Batının Deli Gömleği Sağım Solum Sobe Ulusal Kültür Savaşı Sosyalizm Asıl Şimdi Aydınlar Savaşı Kadınlar Savaşı CUMHURİYET SÖYLEŞİLERİ Bir Sap Kırmızı Karanfil Ufkun Arkasını Görebilmek Sultan Galiyef Dönek Bereketi Yıldız, Hilâl ve Kalpak ÇEVİRİLERİ Kantonda İsyan (Malraux) Umut (Malraux) Baselin Çanları (Aragon) |
||
|
||
| çok çok severim özellikle şiirlerini. ayrıca atilla değil attila; adındaki 2 t'nin vurgulanmasına özellikle dikkat ederdi |
||
|
||
| 1902'de doğdum doğduğum şehre dönmedim bir daha geriye dönmeyi sevmem üç yaşımda halep'te paşa torunluğu ettim on dokuzumda moskova komünist üniversite öğrenciliği kırk dokuzumda yine moskova tseka-parti konukluğu ve on dördümden beri şairlik ederim kimi insan otların kimi insan balıkların çeşidini bilir --------------------------------------ben ayrılıkların kimi insan ezbere sayar yıldızların adını --------------------------------------ben hasretlerin hapislerde de yattım büyük otellerde de açlık çektim açlık gırevi de içinde ve tatmadığım yemek yok gibidir otuzumda asılmamı istediler kırk sekizimde barış madalyasının bana verilmesini -------------------------------------------------verdiler de otuz altımda yarım yılda geçtim dört metre kare betonu elli dokuzumda on sekiz saatta uçtum pırağ'dan havana'ya lenin'i görmedim nöbet tuttum tabutunun başında 924'de 961'de ziyaret ettiğim anıtkabri kitaplarıdır partimden koparmağa yeltendiler beni --------------------------------------sökmedi yıkılan putların altında da ezilmedim 951'de bir denizde genç bir arkadaşla yürüdüm üstüne ölümün 52'de çatlak bir yürekle dört ay sırtüstü bekledim ölümü sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım şu kadarcık haset etmedim şarlo'ya bile aldattım kadınlarımı konuşmadım arkasından dostlarımın içtim ama akşamcı olmadım hep alnımın teriyle çıkardım ekmek paramı ne mutlu bana başkasının hesabına utandım yalan söyledim yalan söyledim başkasını üzmemek için --------ama durup dururken de yalan söylemedim bindim tirene uçağa otomobile çoğunluk binemiyor operaya gittim ----------çoğunluk gidemiyor adını bile duymamış operanın çoğunluğun gittiği kimi yerlere de ben gitmedim 21'den beri ----------camiye kiliseye tapınağa havraya büyücüye ----------ama kahve falına baktırdığım oldu yazılarım otuz kırk dilde basılır ----------türkiyem'de türkçemle yasak kansere yakalanmadım daha yakalanmam da şart değil başbakan filân olacağım yok meraklısı da değilim bu işin bir de harbe girmedim sığınaklara da inmedim gece yarıları yollara da düşmedim pike yapan uçakların altında ama sevdalandım altmışıma yakın sözün kısası yoldaşlar bugün berlin'de kederden gebermekte olsam da --------------------------------------insanca yaşadım diyebilirim ve daha ne kadar yaşarım -----------------------başımdan neler geçer daha ---------------------------------------------------kim bilir. --------------------------------------bu otobiyografi 1961 yılı 11 eylülünde --------------------------------------doğu berlin'de yazıldı |
||