|
||
| Ece temlekuran-Milliyet Ararat'ımı yıktılar! Agos gazetesinin merdivenlerinde bağırıyordu Hrant Dink'in eşi Rakel: "Kocamı görmeye geldim ben!" Sonra sessiz ağlayanlara dönüyordu elleri: "Biz size güvendik de kaldık bu ülkede! Size güvendik!" Arkadaşımı vurdular... Arkadaşımın kanı yerde, kuruyor. Sonra benim arkadaşımın kanını birileri sabunlu sularla yıkıyor. Arkadaşımın ayakları görünüyor, taşmış gazete kâğıdından. Uzun boyludur Hrant, örtecek kadar kâğıt bulamamışlar. Oofff... Ooff... Ben nereden bulayım o kocaman kalbi örtecek sözleri şimdi? Posterlerde duruyor yüzü. Birtakım adamlar çıkıp çok mühim sözler söylüyor. Ben ne diyeyim onlara şimdi? Benim arkadaşımı vurmuşlar! İyileri bulurlar Belki sizin de arkadaşınızı vurdulardı bir zaman. Sırf kalbi büyük diye, sırf insanları seviyor diye, sırf özgürlük istiyor, sırf bu "cehennem ülkenin cennet olabileceğine" inanıyor diye. Hep mi en iyileri bulur bu kurşunlar? En samimi, en yürekli, en delikanlı olanı mı vururlar? Ah! Kim bilecek, şimdi Hrant nasıl kocaman sarılırdı dostlarına? Nasıl kocaman gülerdi şakalara? Nasıl kocaman birikirdi gözünde yaş kalbini anlamadıklarında? Nasıl kocaman bir "Of!" çekerdi Türkçe-Ermenice söylenince türküler? Ah! Bu ülkeyi kocaman insanları öldüre öldüre küçültüyorlar! Küçük insanların ülkesi olsun diye bu toprak, önce dara sığmayanları yok ediyorlar. "Size güvendik!" Agos gazetesinin merdivenlerinde bağırıyordu Rakel: "Kocamı görmeye geldim ben!" Yüzü şerha şerha olmuş bağırıyordu: "Devletimiz çok temizdi. Daha da temizlendi şimdi!" Sonra sessiz ağlayanlara dönüyordu elleri: "Biz size güvendik de kaldık bu ülkede! Size güvendik! Böyle mi olacaktı? Söylesenize!" Kızı Sera, merdivenlere düşmüş ağlıyordu. Oğlu Ararat, tıpkı Hrant gibi "Ooof! Oof!" çekerek ağlıyordu, kendi kollarını sarıyordu kendine. Tam göğsünde bir yara açılmış gibi tutuyordu elini kalbinde. Rakel, merdivenlerde yatan kızı Sera'nın üzerine kapanıyor, yine bağırıyordu: "Artık kanınız daha mı temiz oldu?!" Sera yüzünü mermer merdivene dayıyordu: "Babamı verin bana! Babamıııı!" Su uzattım ikisine, nafile, çaresizce. Rakel yüzüme baktı ve bağırdı: "Biz iyiyiz çok şükür. Siz devletimize bakın. Ona bir şey olmasın!" Ağladık sonra. Yüzümüz parçalanıncaya kadar ağladık hep birlikte. Çünkü... Kimden hesap soracaktık? "Faşizme karşı omuz omuza" diye bağırıp sonra eylemlerde kim önde duracak kavgası yapanlardan mı? Solcu parti numarası yapıp 301. maddeyi savunanlardan mı? Karşımıza birkaç gün içinde bir manyağı çıkarıp "Katil bu" diye bizimle dalga geçecek olanlardan mı? "Menfur cinayeti içtenlikle kınayan" Kerinçsiz ve Kerinçsizgillerden mi? "Ama koruma istememişti" diye çırpınan, başka da cümle kuramayan devletten mi? Hrant'ın kanı daha yerdeyken, Hrant'ı çok güldürecek olan "dış mihraklar" yalanına sığınanlardan mı? Bizim gibi insanların "korunarak" ve "saklanarak" yaşamasını isteyen "ortalamadan" mı? Milliyetçiliği ve faşizmi tırmandıran ve şimdi bu cinayete çok üzülmüş gibi yapan gazetelerden mi? Hesap soramayacak kadar üzgün Hesap soramayacak kadar üzgünüm şimdi. Durmadan, manasızca tekrar ediyorum kendime: "Ama biz haftaya rakı içecektik." Gerçek gibi gelmiyor çünkü olup biten. Bu kadar iyi, bu kadar samimi, bu kadar hakiki, bu kadar güçlü arkadaşımın üç kurşunla, sırtından vurulmuş olması gerçek olamayacak kadar saçma. Hrant'ı öldürdüler. Benim Ararat'ımı yıktılar. Slogan atacak halim yok. Benim arkadaşımı vurdular. Ağzım hep cam kırığı... |
||
|
||
| Birgun 21 Ocak 2007 Ne mutlu Turkum diyene! Ufuk Uras Sevgili Hrant, Seni gozbebegimiz gibi kollamamiz gerektigi halde, beceremedik, sana kiymalarini engelleyemedik. Agos'un onunde sana kalkan olmaya calisan aydinlara inat, fasistler, gazete onundeki eylemlerinde "Bir gece ansizin gelebiliriz," dediler ve dediklerini yaptilar, gecenin karanligina siginmaya bile gerek duymadilar. Senin katilin 301'dir, milliyetciliktir desem, belki soyut kalacak ama biliyorum oyle. Mahkeme koridorlarinda, "Isini bitirecegiz," "Kafani koparacagiz," diye tehdit edenler, simdi arkandan siddete nasil karsi olduklarini anlatip, bizlerle alay ediyorlar. Valilikte ayagini denk almani soyleyenler, simdi sucustu yakalanmanin panigini yasiyorlar. Linc girisimlerini, "Vatandas tepkisi," olarak gorup, onaylayan Baykal, konunun milliyetcilikle ilgisi olmadigini soyleyip, "Milliyetciler bana cinayet isliyor dedirtemezsiniz," masalini tekrarlamaktan hic utanmiyor. "Cenazeye katilacak misiniz?" diye sorduklarinda, hic sikilmadan "Programima bakacagim, partime danisacagim," diyebiliyor. "Kurtlar vadisi" dizleri gibi, insan olmayi degil de kurt gibi olmayi genclerimize telkin edenler, simdi kina yakabilirler. Hrant'i ve aydinlari hedef olarak gosterenlerin siyasi sorumlulugu ortada, onu korumasi gereken devletin agir sorumlulugu var. Bir avuc Ermeni'ye tahammul edememek, nasil bir akillara ziyan durumdur? Azinlik mulklerini talan edenler, sahiplerine hic dayanamiyorlar. Diyeceksiniz ki mahkemelerde onu dogru durust koruyamayanlarin, niye boyle bir niyeti, derdi olsun? Belki de haklisiniz. Bayezit'ta haberi duydugumda, kendim 15 dakikada Agos'ta olabilirken, Cumhuriyet Bassavcimiz bir saatin sonunda tesrif edebiliyorsa, daha ne konusuyoruz ki? Senin cokkulturlu ve cok kimlikli Turkiye ozlemini paylasamayanlar tetikci bulmakta hic zorlanmadilar. Bu ulkede nefret ekenler, seni hemen ilk firsatta bicebildiler. Kadikoy'de "Birarada yasami savunalim" mitinginde alanda dolasirken ne kadar umutluydun. "Bu ulkede guvercinlere dokunmazlar," diyen yazini okuyunca, keske dedim, keske yasasaydi da, hafta sonu bulusmamizda onu yine uyarsaydim. Bayezit meydaninda hizla arabasini surup bir guvercini olduren adamin umursamazliginin hikayesini seninle paylassaydim ve deseydimki sana, "Sevgili Hrant, bu memleket, bu Istanbul, artik senin yurttaslarinin terk ettigi eski Istanbul degil." Sevgili kizinin dedigi gibi, "Alcaklar seni ancak arkadan vurabilirlerdi." Onune cikmaya cesaret edemediler. Fikrinin karsina, fikir insa edemediler. Sen her davada oluyordun zaten, her kem soz seni bitiriveriyordu zaten. Hep toplumun kendisiyle ve tarihiyle yuzlesmesini istedin. Yuzsuzlugun alip basini gittigini gormek istemedin. Fasist guruhlar seni oldurduklerini saniyorlar. Halbuki sen onlari nefretleriyle basbasa biraktin. Kulagimda esinin, "Keske gitseydik bu memleketten, keske sozumu dinleseydin," feryadlari... Canim cok sikkin; siz aldirmayin bu yazdiklarima ve her gun bagirmaya devam edin: "Ne mutlu Turkum diyene," diye... Eger gercekten kendinizi mutlu hissediyorsaniz. |
||
|
||
| YILMAZ ERDOĞAN -Radikal Yazma, düşünme, söyleme... Vururlar... Her seferinde vurdular... Herkesin tereddütsüz onaylayacağı bir fikrin yoksa sus... Bırak boğazlansın hayat, paramparça olsun... Sen karışma, çoluğun çocuğun var... Bunların acıması yok. Yürekleri yok, akılları bir kan damlası kadar. Hrant Dink'in vurulduğu yerden oluk oluk kan kaybediyoruz. Açıldı yine hiç kapanmayan yara. 'Yine başladı' demenin rezil çaresizliği başladı yine. Memleketim benim, durmadan il olmaya çalışan kasaba.. Ve işte o kasaba meydanında işlenen bir cinayet daha... Herkesin gözü önünde yine... Büyük kalabalığın büyük sessizliğinin tam ortasında yine... Memleketim, şimdi kalbinin Hrant Dink yanından vurulan gözü yaşlı dev... Herkesin kendi biz'i var BİZ'in içinde, içimizde... Bir büyük BİZ'den uğursuz bir patlamayla dağılmış bir sürü küçük biz... Biz kimiz? Hangimiz hangi Biz'in içindeyiz. Biz'in içindeki hangi biz'in parçasıyız? Peki kendisi gibi düşünmeyeni incitmek istemeyen Biz kaç kişiyiz? Kâğıtlara yazıp mikrofonlara söylediği 'gerçekler' yüzünden, ve sadece iflah olmaz bir vicdan sahibi olduğu için kendi özel gerçeğini berbat etmeyi göze alanlar size göre BİZDEN midir ONLARDAN mıdır?... ...Program bellidir aslında ...Önce teşhir... Yani bir biçimde 'haber değeri' taşıyan kişi üzerinden sorumsuz,akılsız bir sürü manşet.. Genelde 'tepki gösterenleri' örtülü ya da örtüsüz haklı bulan (haklı bulmuyorsa bile en azından haksızlığına vurgu yapmayan), o tepkiye 'sebebiyet veren' kişiyi zalimlerin masasına servis eden haberleryayınlar... Ardından tehditler... Sonrası malum... Sonrası ölüm. Sonrası acı, sessizlik ve klişeler... Hırant Dink ölürken bile kalabalığımızın güvercinlere ilişmeyeceğinden söz ediyordu. O ölürken bile zalimleri için dua etti. Gladyatöre öldürme kararını veren gürültülü kalabalığın orasına burasına dağılmış, kaleminden, fikrinden, ekmek derdinden başka sermayesi ve örgütü olmayanlar... Demokrat, özgürlükçü, barışçı, uzlaşmacı, uzlaştırıcı ya da hangi iyi insan kendine hangi adı takarsa taksın, hiçbir güçbirliğinin şemsiyesi altında olmayan, korunmayan, daha da ötesi korunarak yaşamak istemeyen.. Kendisini düşmanı kadar önemsemeyen.. Düşmanı gibi düşmanlık duygusu taşımayan 'biz'... Kaç kişiyiz?... Kahrolası vicdanının risklere soktuğu, silahlı,soğuk ve acımasız katillere karşı korunmasız, dara düştüğünde şiire, kitaba, kızına, oğluna ailesine, sevdiğine sığınan biz... kaç kişiyiz? Bu karanlık sürecekse ve yakın bir aydınlık umudu yoksa karanlıkta görebilmeyi becermekten başka çare yok. Bir gün o büyük BİZ, aklın,bilimin, demokrasinin ışığında yeniden birleşene kadar,hepimiz BİZ olana kadar,karanlıkta bakmaktan,görmekten ve söylemekten başka yol yok... Umutsuzluğa kapılmak için pek çok neden varken bile umuttan başka ilaç yok. Biz çok kişiyiz aslında... Zannetiğimizden de çok... |
||
|
||
| Çaresizlik ve sessizlik İsmet Berkan-radikal 21/01/2007 İçiniz öfke doluyor. Ama o öfkenin akabileceği bir mecra yok. Çaresizsiniz. Ve istemediğiniz halde sessizsiniz. Size bir ümit verebilir mi, bilmiyorum ama yalnız değilsiniz. Hatta bir klişeyle söyleyeyim, siz sessiz çoğunluğa dahilsiniz. Siz, evet siz, aslında bu ülkede her şeyi değiştirebilecek çoğunluksunuz. Acı olan şu, varlığımızı Hrant Dink ırkçı bir cinayete kurban gittiğinde hatırlıyoruz. Bu ülke, yabancı korkusuyla beslenen, izolasyonist, kolayca elini silaha uzatabilen, fikir tartışmasındansa kaba kuvveti her seferinde tercih eden, milliyetçiliği kendisinden başkasına bırakmayanlara kalamaz, kalmamalı. Peki çare ne? İnanın bilmiyorum. Burada oturup siyasi parti kurmayı veya bu türden başka bir şeyleri önerecek değilim. Ama kendimi en son bu kadar çaresiz Sivas'ta insanlar canlı canlı yakıldığında hissetmiştim. Bugün de aynı durumdayım: İçim öfke dolu ama öfkemi içime akıtmaktan başka yapabileceğim hiçbir şey yok. *** Bu memlekette densizliğin ve ayıbın sınırı yok. Daha Hrant'ın bedeni kaldırımda yatarken birileri televizyonlarda, 'Şimdi Ermeni tasarıları engellenemez' diyordu. Allah aşkınıza, adam daha orada yatıyor. Biraz saygı lütfen. Hrant'ın ölümünün üstünden 24 saat geçmeden birileri inanmak istedikleri şeyi dillendirmeye başlamıştı bile: "Bu cinayeti Ermeni lobisi işletti." Ya katilimiz 'tosun' gibi biri çıkarsa, mesela bir Ülkü ocağının uzun zamandır eylemli üyesiyse ne yapacaksınız, ne diyeceksiniz? Diyor ki Erkan Mumcu, Asala terörü zirvedeyken bile bizim Ermeni yurttaşlarımıza fiske dahi gelmemiş, evinin önüne taş atan olmamış. Acaba Erkan Mumcu o yıllarda hangi ülkede yaşıyormuş? Bakırköy'de, Kurtuluş ve Feriköy'de oturan Ermenilere hangi mektuplar gitmiş, o yıllarda kaç Ermeni çareyi Türkiye'den kaçmakta bulmuş? Bu memleketin bir 'Azınlıklar Tali Komisyonu' yok muymuş, bu komisyonun tek işi Rumları, Ermenileri bu ülkeden kaçırtmak için çareler aramak değil miymiş? *** Hrant'ın cansız bedeninin yere düştüğü yere en çok 300 metre mesafede, katilinin de kaçarken kullandığı Süleyman Nazif Sokak'ın üzerinde bir Ermeni okulu var. Bir kış günü, kar yağıyor. Ermeni çocuklar beden eğitimi dersi için kar altında bahçedeler ve 'öğretmen'leri onlara bir marş söyletiyor: "Hoşgelişler ola Mustafa Kemal Paşa..." Karşıdaki bir binanın camından dehşet içinde izliyoruz bu manzarayı. Toplama kampı mı, okul mu, belli değil. *** Kendimizi bir yalana inandırmışız: Biz hoşgörülüymüşüz. Hoşgörünün bir damlasına sahip olsak Hrant'ın ardından bu yazıları yazıyor olmaz, onunla kadeh tokuşturuyor olurduk. Irkçılığımızı, hepimizin içindeki uykuya yatmış ve kafasını kaldırmayı bekleyen faşisti bir türlü kabullenemiyoruz. Geçmişte yaptıklarımızın ve bugün yapageldiklerimizin bazılarının hiç de gurur duyulacak şeyler olmadığını bize hatırlatmalarına bile tahammülümüz yok. Bu şiddetli inkâr halinin, gerçekle yüzleşememe halinin, yalanda yaşamayı seçme halinin psikolojide çeşitli isimleri var. Milletçe bu hastalıktan mustaribiz. Çaresiziz ve sessiziz. Örfkemizi içimize akıtmaktan başka yapabileceğimiz bir şey yok. İşte bu çaresizlik yok mu, esas o öldürüyor insanı. |
||
|
||
| Hasan cemal-Milliyet Hey sen, eline kan bulaşan! Hey sen, eline kan bulaşan! Sen değil misin? Vatan hainleri diye sürekli bağıran, yazan, manşet atan... Sen değil misin? Ali Kemal'ler, Artin Kemal'ler diye hiç durmadan linç çağrıları yapan... Sen değil misin? Kanı bozuklar diye haykıran... Sen değil misin? Apo-Ermeni dölü diye ırkçılık yapan, Ermeni düşmanlığını kışkırtan... Sen değil misin? Mütareke basını diye durmaksızın düşmanlık üreten, linç kültürünü köpürten, hedef gösteren... Sen değil misin? 'Kurt'lu televizyon dizileriyle şiddeti özendiren, suçu güzelleştiren, mafya babalarını, yeraltı dünyasının insanlarını, ramboları yücelten... Sen değil misin? "Kurşun atan da yiyen de vatanseverdir" diye hukuk dışılığı öven, Susurluk yollarına taşlar döşeyen... Sen değil misin? Kıbrıs'ta çözümü, Kıbrıs'ta Annan Planı'nı savunanları vatan haini, vatan satıcısı ilan eden... Sen değil misin? Kürt sorunu diyeni bile vatan haini ilan eden... Sen değil misin? Ermeni sorunu diyeni bile vatan haini ilan eden... Sen değil misin? Türkiye'nin AB yolunu savunanı bile vatan haini ilan eden... Sen değil misin? AB üyeliğini savunanlara karşı milli kurtuluş savaşı çağrıları yapan... Sen değil misin? Linç girişiminde bulunanları, milli duyguların şahlanışı, milliyetçi kabarış diye kollayan, demeçler veren, başyazılar yazan... Sen değil misin? Bir üniversite çatısı altında, seksen yıllık cumhuriyet tarihinin ilk 'Ermeni Konferansı'nı toplamak isteyenleri hain ilan edebilen... Sen değil misin? Seksen yıllık cumhuriyet tarihinin bir üniversite çatısı altındaki ilk Ermeni Konferansı için milletin arkadan hançerlenmesi diye, hain komplo diye demeçler verebilen... Sen değil misin? Türkiye'nin AB üyeliğini savunanlar için, Kıbrıs'ta, Kürt sorununda çözüm diyenler için, İstiklal Mahkemeleri, darağaçları kurulmasını isteyen, hatta böylelerinin 'cellatlığı'na bugünden talip olan, bunun için gazete köşesinde yazılar yazan... Sen değil misin? Bir roman yazdığı için insanları vatan haini ilan edebilen... Sen değil misin? Bir konuşma yaptığı için insanları vatan haini ilan edebilen... Sen değil misin? Bir demeç verdiği için insanları Türklük düşmanı ilan edebilen... Sen değil misin? "Ermeni soykırımı vardır" diyeni Türk düşmanı, vatan haini ilan eden... Sen değil misin? Her taşın altında vatan haini, Türk düşmanı arayan... Sen değil misin? Her şeye siyah-beyaz bakan, her türlü farklılığı dost-düşman çerçevesine oturtan, farklı olana karşı savaş çağrıları yapabilen... Sen değil misin? Bu ülkenin siyasetinde, kamuoyunda, medyasında, internet dünyasında 'düşman yaratma kültürü'nü hiç durmaksızın köpürten... Sen değil misin? Bazen oy, bazen siyasal çıkar, bazen reyting, bazen tiraj, bazen kâr, bazen şöhret, bazen milliyetçilik uğruna düşman yaratma kültürü alanında bezirgânlığa soyunan, 'linç kültürü'ne seyirci kalan... Sen değil misin? Türkiye'yi siyah-beyaz 'düşman kamplar'a bölerek, bu ülkede demokrasinin yolunu kesmek isteyenlere kol kanat geren, türlü çeşitli hesaplarla bu karanlık odakları kollayan ya da görmezlikten gelen... Sen değil misin?.. Evet, o sensin! Bak, şimdi senin eline de kan bulaştı, sevgili kardeşim, değerli meslektaşım Hrant Dink'in kanı... Görmüyor musun, farkında değil misin? Daha hâlâ neler söylüyor, daha neler yazabiliyor, daha hâlâ timsah gözyaşları dökebiliyorsun, insaf! Hiç mi utanma duygun yok?.. Eline kan bulaştı, kan! Sevgili Hrant'ın kanı... İçim yanıyor. |
||
|
||
| CAN DÜNDAR-Milliyet Yarın cenazeye gelmelisiniz Sayın Sezer! Fotoğrafta gördüğünüz duvar, Kadıköy'deki Surp Takavor Kilisesi'nin duvarı... Üzerinde gördüğünüz yazı, cumartesi gecesi yazılmış. "Bir Hrant öldü, nice Hrant'lara... Geber pis Ermeni" yazıyor. Aynı yazı, hemen yandaki bir işyerinin duvarında da var. Yanına yıldız-hilal çizilmiş. Kilisedekilerin tedirginliğini herhalde tahmin edersiniz. Dün sabah hem onlar hem işyeri sahipleri şikâyetçi olmuşlar. Tutanak tutulmuş. Duvardaki yazı hemen silinmiş. Yazıyı görüntüleyip basına vermek isteyenlere de polis engel olmuş. Korkutucu ama gerçek: Bu fotoğraf, bir 6-7 Eylül psikozunu ele veriyor. Kışkırtıcılar, eserleriyle övünebilirler. Tahrikçiler sanık sandalyesine Kim onlar? Mesela üniversitedeki Ermeni konferansını "Bu, Türk milletini arkadan hançerlemek" diye yorumlayan Adalet Bakanı... Mesela Apo'ya hakaret için "Ermeni dölü" tabirini seçen eski İçişleri Bakanı... Mesela linç girişimini "Vatandaşımızın güzel tepkisi" diye yorumlayan İstanbul Emniyet Müdürü... Makamına çağırıp ona gözdağı veren İstanbul Vali Yardımcısı... Bilirkişi raporuna rağmen Hrant'ın "Türk'ten boşalacak zehirli kan" ifadesini düşmanca yorumlayarak onu yargılayanlar, mahkûm edenler... Mahkemede onu taciz ve tehdit edenler... Katilin, ilham aldığını söylediği ırkçı internet siteleri... Bu büyük koro, Hrant'ı sırtlanların içine atıp tribünde şahadet parmaklarıyla yeri göstererek yaratmışlardır kanlı sonucu... Şimdi bunlardan bazılarının timsah gözyaşları, yangınımıza dökülen benzin damlaları gibi kabartıyor öfkemizi... Hepsini Hrant'ın canına kıyanlarla birlikte sanık sandalyesinde görmek istiyoruz. Tetikçinin yakalanması önemli, ama yetersizdir. Devlet, dünya gözünde ve kendi yurttaşları nezdinde yerle bir olan itibarını düzeltmek istiyorsa daha çok şey yapmalıdır. Cesur davranılırsa bu şerden bir hayır çıkarılabilir. O hayır, Hrant'ın hep mücadelesini verdiği ve uğruna ölüme gittiği kardeşlik için seferber olmaktır. Cenaze, bunun ilk adımıdır: Bu ulusun bütünlüğünün simgesi olan Cumhurbaşkanı, mutlaka bu törende en önde yürümelidir. Hükümetin ve askeri erkanın en üst düzeyde temsili, Hrant'ı "1 milyon 500 bin 1'inci Ermeni kurban" olarak gören dünyaya ve "Oh olsun" diyenlere "Lanetliyoruz" mesajı verir. Cinayetin ardındaki örgütü ortaya çıkarmak, Hrant'ı makamına çağırıp tehdit eden vali yardımcısını görevden almak elzemdir. Faşist sitelerin kapatılması şarttır. "Türklüğe hakaret" gibi "bölücü" bir tasnifle muhalefeti sindirme aracı haline gelen 301. madde derhal kaldırılmalıdır; tabii bütün 301 mağdurlarının bu vesileyle ortadan kaldırılması amaçlanmıyorsa... Cesur jestler zamanı Bundan sonrası, yapıcı adımlardır. Türkiye mozaiğini koruma iştiyakını sergileyen cesur jestlere ihtiyaç var. Keşke yarın gazeteler Agos'u ilave verse... Radyolar Ermeni türküleri çalsa... Fazıl Say, Hrant anısına bir "Ahdamar ağıtı" bestelese... Vurulduğu caddeye Hrant'ın adı verilse... Ve Karabağ sorununun çözümü girişimleri hızlandırılıp Ermenistan'la sınır kapısını açacak diplomatik ilişkiler başlasa... Hrant'ın ölümü, bir milat olsa... Milliyetçi dalga Biliyorum ki, seçim arifesi zordur bu işler... Mehmet Ağar'ın Güneydoğu çıkışları nedeniyle yüzde 3.5 puan kaybettiği anketlerde görülüyor. Yükselen milliyetçi dalgaya karşı durmanın zorluğu ortada... Ama kör milliyetçiliği tırmandırmanın, linç kültürünü köpürtmenin ne dehşet sonuçlar doğurduğu ve sonunda Türkiye'yi vurduğu da ortada... Tahrik demeçleri verenlerin, kaleminden kan dökenlerin, aklını başına alma zamanıdır. Türkiye Hrant'ın ölümünden bu dersleri çıkarabilirse, onun idealleri üzerinden yeni bir başlangıç yapabilirse kendi yurttaşları ve dünya huzurunda başını kaldırabilir. Kilise duvarını pisleyenlere verilecek en iyi cevap da budur. |
||
|
||
| bana sorarsan Hrant Dink kendi ardından yazılacak olanları kendisi yazdı. yukarıdaki yazıların özünde bir güvercin yatıyor baksana. kan yok. vurulmamış. vuramamışlar. sadece dönüm noktası oldu. bedeni devrime dönüştü.filminin sonunda "son" yerine "hiçbir şey eskisi gibi olmayacak" yazıyor. | ||
|
||
ya ben şahsen şaşıp kaldım.Adam yaşarken umurlarında değildi adı bile geçmedi neden her zaman birileri ölünce değere biner onu anlayamıyorum Bir de cenazede "hepimiz Ermeiyiz..."sloganı ???neden şimdi?neden?daha önce de Ermeni miydik ki? Allahallah
|
||
|
||
| Düşünüyorum öyleyse vurun! Bir düşüncenin doğruluğuna inanıp o düşünce için mücadele eden insanları anlamak için, en az o insan kadar cesur, kararlı ve inançlı olmak gerekiyor. Bir toplumun çok büyük bölümü ölüm ve aç kalma korkusunu yenemediği için düşündüklerini söylemekten, kendisini özgürce ifade etmekten çekinir, susar. Aslında susturulan insan değil, düşüncenin yaratacağı gerçeklik duygusu ve insanların bu gerçekleri görme isteğidir. Gerçeklerin bulunup ortaya çıkarılması o gerçeğin sonucunda bazı kişilerin acı çekmesine neden olabilir ama aynı zamanda bu gerçekler daha önce acı çekmiş insanların da acılarını biraz olsun dindirebilir. Kimsenin bu acıları çekenleri yok saymak ya da önemsiz olduğunu düşünmek gibi bir lüksü olamaz. Ancak düşüncenin özgürce söylenebilmesini savunmanın siyasal bir yanının olmadığını, hangi görüşü yakın olursa olsun düşüncenin özgürce ifade edilmesini savunmak ilkesinden ayrılmamak gerekiyor. Bu mantıkla hareket eden Hırant Dink, Fransa’da çıkarılmaya çalışılan yasaya karşı çıkarak kendi ırkından insanlarla mücadele etmeyi göze alabilecek kadar cesurdu. Hırant Dink düşüncelerin özgürce söylenebilmesini savunurken gerçeğin ortaya çıkmasını amaçlıyordu ve çoğu insanın sandığı gibi kendi toplumunun milliyetçisi olmak gibi bir düşüncesi yoktu. Düşüncelerini söylediğinde, kendi ırkından birçok kişi ve kuruluşun O’nu düşman ilan ettiğini, bu ihaneti! nedeniyle dışlandığını da biliyoruz. Ancak O doğru bildiği yolda yılmadan yürümeye ve gerçeklerin hangi ulus tarafından olursa olsun çarpıtılmaması gerektiğini düşünüyordu. Simgesel olarak öldürülen Hırant Dink değil, gerçeği aramak ve bulmak isteyen tüm insanlardı. Bize öğretilen ve anlatılanların doğru olup olmadığını, tarihi kendi çıkarlarına göre yazanların yazdıkları saçmalıkları ortaya çıkarmak isteyen her aydın aslında Hırant Dink’le birlikte biraz öldü. O’nu öldürenler, toplumun gerçekleri görmesinden rahatsız olanlar, çocuklarımızın kafalarına kalıplaşmış düşünceleri sokmaya çalışanlar, çıkarlarını her kavramın üstünde tutan, erdemlerden habersiz, insanlaşma sürecinde sınıfta kalmış yaratıklardır. Tarih, bize ne düşünmemiz, ne yapmamız gerektiğini söyleyenlerin dayatmasına karşı mücadele eden bu inançlı ve cesur insanların yaptıklarını unutmadı, unutmayacak. Ölüm düşünceyi öldürmez, yaşamasına yardımcı olabilir ancak. Bu eylemle düşünmeyen, araştırmayan ve sorgulamayan insanların da düşünmeye başlayacağını, Hırant Dink’in neden öldüğüne ilişkin sorular soracağını bilerek, bundan sonra çocuklarımıza “düşüncelerin özgürce savunulması için kendisini feda eden bir Hırant Dink vardı” diyebileceğiz. Ozan ne güzel söylemiş; ÖLÜRSE TENLER ÖLÜR, CANLAR ÖLESİ DEĞİL! |
||
|
||
| "Bir arkadaşım anlattı. Hrant Dink'in öldürüldüğü gün bir taksi şoföründen duymuş. "Neye yanıyorum biliyor musun" demiş taksici, "üç paralık bir kurşun böyle değerli bir adamın canını alıyor"... Evet, üç paralık kurşun. Ama o kurşunları da emekçiler üretiyor. Sonra birileri satıyor, birileri alıyor, birilerine veriyor, birileri namluya sürüyor ve birilerine tetiği çektiriyor. .. O kurşun ilk anda biz yaşamak zorunda olanların aklını karıncalandırıyor. Düşünceler bölük pörçük. Yazacağınızı unutuyorsunuz. Maçlara boş gözlerle bakıyorsunuz. Ortada bekleyen dev sorunlar var; değinseniz ne olacak, değinmeseniz ne olacak! Geleceğin üzeri betonla mühürlenmiş... Geçmiş yazılara gömülüyor, "Göz göre göre neden böyle oldu" diyorsunuz. 8 Mart 2006'da, 'Hepimiz Kürt'üz' başlığı altında şunları yazmışım 'Futbol Dilencisi'nde: "Küfürle ilgili asıl sorun tribünlerdeki sloganların hemen hemen tümünün kadınları ve eşcinselleri aşağılayıcı içerikte olması... Ulusal Takım'ı isviçre maçına, "şimdi erkeklerin maçı başlıyor" diye çıkaran resmi futbol ideolojisi kadın düşmanlığını körüklüyor. Bunun altında karşı cinse, genellersek kendinden olmayanlara karşı bir korku, aşağılık kompleksi yatmasın sakın (...) Beşiktaş-Ankaraspor maçında 'Hepimiz Eto'o'yuz' diye bir pankart vardı. Uzaktaki bir sorun için dayanışma selamı yollamak çok hoş. Ancak ırkçılık sadece siyahları ezerek işlemiyor. Diyarbakırspor sahaya çıktığı zaman 'PKK dışarı' diye bağıracağımıza şu pankartı açabiliyor muyuz: 'Hepimiz Kürtüz.' 16 Ağustos 2006'da biraz daha didiklemişim konuyu: "... bir de 'vatandaşlık kültürü' var. O da hangi dilden, dinden, ırktan, cinsten olursa olsun öteki vatandaşların hak ve özgürlüklerine en az kendimizinkiler kadar saygılı olmak demek. Benimsemesek de onların varlığına, fikirlerine, tercihlerine tahammül etmek demek. Evet, siyahları, hele kendi takımımızda oynadıkları zaman seviyoruz da, ırkçılık sadece siyahlara karşı olmuyor. Her türlü ayrımcılığa aynı tepkiyi verdiğimiz zaman 'hepimiz zenciyiz' sözünün bir anlamı, bir değeri olacak. Tribünlerde, 'Hepimiz Kürt'üz, Ermeni'yiz, Rum'uz, Filistinli'yiz, Alevi'yiz, Hıristiyan'ız, Yahudi'yiz, ateistiz, kadınız, eşcinseliz, yaşlıyız, çocuğuz, engelliyiz...' dediğimizde." Gelecek için safdilli dileklerdi bunlar. "Hepimiz Ermeni'yiz" çığlığı şimdi bir yas ağıdı... Herkes düşman Hrant Dink'in bir çocukluk fotoğrafı var. Amatör futbolcu. Lisanslı bile değil. Belli ki futboldan, oyun oynamaktan zevk alıyor. Oynamak için her şeyden önce bir karşı takım olması gerektiğini, öteki takım olmazsa 'bizim takım'ın da olamayacağını biliyor. Daha doğrusu başka türlüsü aklından bile geçmiyor. Yöneticilik yaptığı yaz kamplarında küçük çocuklara bunları öğretmiş olmalı... Tetikçinin de futbolcu olarak göründüğü bir fotoğrafı var. Top oynarken, ne olursa olsuna rakibin yokedilmesi gerektiğini mi düşünüyordu acaba? Sadece ve sadece kazandığında var olacağını, adam yerine konacağını... Bütün ezilmişliğinin, itilmişliğinin öcünü mü alıyordu rakibine girerken ya da tribünde karşı takımın taraftarına saldırırken... Daha yaşamının başında hiç umudu kalmamış, kendi dışında herkesi düşman gören, 'atıl kurt' kuşağından biri o tetikçi. işsiz, kadınsız, umutsuz. Statları ve toplumun damarlarını, sadece askere alınıp savaşa sürülürken adam sayılan, öfkeli bir lumpen proletarya sarıyor. Hamasi reklamlar, 'kurt'lu diziler, ekranlarda "Halk bu hainleri yaşatmaz" diye bağıran alaturka Gobbels'ler bu genç insanları milliyetçilik, ırkçılık ve tahammülsüzlük zehriyle dolduruyor. Kolay değil... Askerinin bulunduğu yeri toprağı sayan bir 'imparatorluk'tan geliyoruz. Başkasıyla ilişkiyi hep bir 'zorla almak', 'zorla vermek' ilişkisi olarak görmüşüz. "Yurtta barış, dünyada barış" demişiz ama ordu Kıbrıs'tan bu yana sınırların ötesinde. Silahlanma ve güvenlik harcamalarının ulusal gelir içindeki payı korkunç boyutlarda. iş, eğitim, sağlık için topluma aktarılması gereken kaynaklar buraya gidiyor. işsiz, güçsüz ama öfkeli bir 'Vadi gençliği' büyüyor. Resmi ve gayriresmi militarist güçler, varoluşlarını sınır ötesi maceralarda görüyor. Binlerce ülke çocuğunun kırdırılacağı yeni bir sınır ötesi savaşın çığırtkanlığını yapmaktalar. Savaşı halka kabul ettirmek için 'ülkeyi bölüyorlar' korkusu yayılmalı. Savaşa karşı çıkan, farklı düşünen kim varsa hain ilan edilmeli, korkutulmalı, sindirilmeli... Tıpkı beceriksiz kulüp başkanlarının taraftarı, rakip takıma, yabancılara, hattâ kendi futbolcusuna karşı kışkırtarak iktidarda kalmaları gibi. Barış denizinde "Hepimiz zenciyiz" sloganı sanırım Beşiktaş tribünlerinde doğmuştu. Pascal Nouma'ya 'zenci' denmesine karşı, ırkçılığa karşı alaycı bir meydan okumaydı... Şimdi "Hepimiz Hrant'ız" diyoruz ama Hrant Dink olmak kolay mı? O, demokrat, sosyalist ve Ermeni bir Türkiyeli olduğu için hedef seçildi. "Burası benim ülkem, ülkemde farklılıklarımı koruyarak yaşayacağım" dediği için canından oldu. Hoşgörünün kuru bir tanıtım cümlesi değil, çoğunluk olanların her gün geçmesi gereken bir vicdan sınavı olduğunu hatırlatırken öldü... 12 Eylül uzantısı bir yasa maddesinin hükmüyle yaşamayı reddettiği için katledildi... Korumasız, korkusuz sokakta yürüdüğü için vuruldu. Ermeni Konferansı'nda, "Ermenilerin bu topraklarda gözü var ama üstünde değil, altında... Öldüklerinde gömülecekleri bir yer istiyorlar sadece" demişti. Dün toprağına kavuştu. Farklı oldukları için katledilen binlerce masumun yanına gitti... Ölülerin hepsi kardeş... Ebedi barış denizinde bir aradalar... Biz sağlar utancımızla bir kez daha baş başayız... Faşizm faulle, şikeyle bir gol attı, en iyi oyuncumuzu vurdu ama maçı galip bitirdiği nerede görülmüş! "Hepimiz yaşıyoruz", değil mi?" İbrahim ALTINSAY - Forzabeşiktaş forumundan alıntıdır. |
||
|
||
| Kim olduğumu ölünce anladım.. (ölünce aylarca el üstünde tutulan, yaşarken vurulanlara yazılmıştır) Kim olduğumu ölünce anladım gazetelerde, manşetlerde görünce ağladım hem ben kimsem, hiç kimsem yoktu. yıllardır yanındaydım bu adamın ne soran oldu, ne duyan biz bu adamla beraber ağlayıp gülmedikmi ben bile tanımıyordum kendimi, kör kurşunamı kalmış beni tanımak ölmeden önce tanıyamadım kendimi ben bile tanımıyorken kendimi, onlaramı kalmış beni tanımak tanınmak için ölmek gerekiyormuş bazen ölmeden önce akla gelmemek, koyuyormuş bazen... CENKBLEDA..(ölünce aylarca el üstünde tutulan, yaşarken vurulanlara yazılmıştır) öldürüldüğü ay yazmıştım. . . |
||
|
||
| ya hala cozulmedı cınayetı ben artık bunda kasıt var dıyorum malatya olen hrıstıyan kardeslerımınde cınayet sebelerı cozulmedı demek kı ......... |
||
|
||
| şu topraklarda yıllarca beraber yaşadık ve yaşamaya da devam ediyoruz. hrant dink'i ve diğerlerini öldürenler sadece birer maşalar. yok işte ülkücüer yok efendim hizbullah ölürdü değil . hristiyan kardeşlerimizi yine hristiyan olan ve asla kardeşimiz olmayacak AB VE ABD öldürdü |
||
|
||
| sadece başsağlığı diliyorum ailesine..başka bir yoruma gerek duymuyorum. | ||
|
||
| Yaşamak!Bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine..... -Bu kadarı da yapılmaz be Hrant!(Baskın Oran) Sanırım 1993, Fakülte’deyim, telefon. Sekreter işaret etti, aldım: “Benim adım Fırat Dink. Bu haftaki yazınızda biz Ermenilere yapılan haksızlıklardan bahsettiniz. Bizi çok mutlu ettiniz, Allah razı olsun sizden” dedi ve ağlamaya başladı. Ben çok kötü oldum. Dünya başımda döndü. Ağlamaktan ne söylediğimi hatırlamıyorum. Hrant’la böyle tanıştık. Sonra, bir İstanbul’a gittiğimizde evinde yemeğe çağırdı. Tam bir halilibrahim sofrasıydı. Rakel’e ellerine sağlık diye diye bir haller olduyduk. Gerçek adını değil nüfustaki mecburi adını veren ses sonra Agos’u kurmaya girişti. Beni de istedi. Fakat, haftalık dergim o sıralarda her yazımı itirazsız basıyor. “Bu durumda bırakırsam ayıp olur. Ama söz, ilk sayına özel bir yazı vereceğim” dedim. O dergi bir süre sonra bir yazımı koymayı reddetti. İşareti vermişti. Bir İstanbul gidişinde yemekte Hrant’a dedim ki: “Hâlâ Agos’a istiyor musun beni?”. “Üçüncü sayfanın sağını kapatmıştım, senin için tutuyordum” dedi ve ekledi: “Ama, çok para veremem”. Birinci cümlesine çok sevinmiş, ikinci cümlesine çok şaşırmıştım çünkü yazı için telif de vereceğini söylüyordu. Bugüne kadar hiç aksamayan yazılarıma 10 Mart 2000’de böyle başladım. 1969’da Ankara’da siyah Citroen’ini satın aldığım Artin Usta’yı saymazsak, Hrant benim ilk tanıştığım Ermeni oldu. *** Mart 2002. Feyhan, Hrant, ben Michigan’a Ermeni konferansına gidiyoruz. Sen kalk, fitilli kadife takımlarını çek, bir gün önce gel havaalanına. Hayatında ilk defa alabildiği pasaportu kapıdaki görevliye uzat, “Tamam geçin” denince de “Yok, ben yarın gideceğim de, bir pürüz var mı diye geldim” de. Tabii, gidene kadar dalga geçtik ama, o kaşındı: Yemek servisi başlayınca bir de kulağıma eğilip “Ne kadar isterler yemek için?” diye ayrıca malzeme vermeseydi. İndik, arıyorlar. Biz geçtik, Hrant’a pabuçlarını çıkartıyorlar. Arkasından, kemer falan. “Tabii ulan, sende suçlu tipi var!” diyorum, “Bana bunu Ermeniyim diye yapıyorlar” deyip üzerime geliyor. Üniversitenin oteline indik, herkes yerleşiyor. Telefon et hemen aşağı gelelim, diyoruz. Bekle babam bekle. Sonunda kapı kırılır gibi vuruluyor. Hrant, yanına da Cengiz (Çandar) haytasını almış, kapıya dayanmış: “Neler yapıyordunuz lan içerde ikiniz?”. Pabuç bıraksan ömür boyu ezer bu tipler. “Size ne lan, belediye nikahlı karım!” diye saldırıyorum. (Sonradan anlaşılıyor; meğer jak girişi telefon yerine bilgisayara takılı kalmış, ondan çalmazmış). *** Bir hafta kadar önce, Rakel’e yazdığı aşk şiirlerini okumuş. “Sen ise bana hiç aşk mektubu yazmadın” demiş. Rakel de demiş ki: “Ben sana her şeyimi vermişim, ne aşk mektubuymuş ayrıca?”. Bilse ki sonunda mecburen bir tane yazacak ve tam yüz bin kişinin önünde minibüsün üstüne çıkıp okuyacak o mektubu… Belediye nikahı deyince; biri 9 öteki 14 yaşındayken, devletimizin sonradan başka gayrimüslim vakıf malları arasında el koyacağı yetimhanede tanışıyorlar. 19 Nisan 1976’da biri 17 diğeri 22 yaşındayken evleniyorlar. Hatta, arkadaşları dalga geçiyor “23 Nisan’da çocuklar evlendi” diye. Çünkü 23 Nisan 1977’de Rakel bir de kilise nikahı yaptırtmayı başarıyor. Ben bunları öğrenince duramıyorum, “Sen bir de sübyancı imişsin be” diyorum. “Tir git lan. Feyhan, ne diyor yine bu!” diyor. Şerrimden her zamanki gibi Feyhan’a sığınıyor. Feyhan da en meraklı olduğu rolü, Mayrik rolünü memnuniyetle benimsiyor. “Feyhancııım, canıııım! Bu hıyar bizi kıskanıyor!” deyince koşuveriyor sarılmaya, ama neticede o koca kollar Feyhan’ı sarıyor, kaybediyor. Ben de: “Bir de ırz düşmanlığı cabası!” diyorum. *** Geçen kış Etyenlerle bizi ziyarete geldiler Bodrum’a. Serap, Rakel, Feyhan deniz kıyısında geziyorlar, bunlar bütün gün evde benim tepemde. Her gün 16.30’a kadar at yarışı oynuyorlar. TJK-TV pürdikkat izleniyor, Lider Form bülteni didik didik ediliyor, saatlerce oturup falanca at geçen hafta ishaldi acaba düzeldi mi gibi konular tartışılıyor, sonra İstanbul’a telefon edilip yazdırılıyor. Diyorum ki, millet de sizi adamdan sayıp ciddi dinli dinliyor, takdir ediyor, kızıyor. Bilse kumarbaz olduğunuzu tefe kor. Bunu derken bir de farkına varıyorum ki, bunlar açıkoturumların yanı sıra gerçek hayatta da eküri! Bunu söyleyince, Etyen diyor ki: “Ama, kurdele onda!”. Meğer, bir at sahibinin birçok atından bir tanesine kurdele takarlarmış takım kaptanı gibi. Etyen zavallı, ne bilsin, tam bir yıl sonra ben bir 19 Ocak akşamı telefon edeceğim, “Kurdele artık sende Etyen” diyeceğim… *** Bitmek bilmez bir insan koridoru. İki yanda, sıra sıra, simsiyah giyinmiş kravatlı gençler. Heykeller gibi. Kafamı kaldırıp bakamıyorum. Perde perde, sanki duracağı yer belli olmazmış gibi yükseldikçe yükselen bir orgun eşlik ettiği muazzam koroya, insanın tüylerini diken diken eden çan sesleri karışıverdi… Yahu Hrant, ne zalim adammışsın sen yahu. “Ben cinayetten bir gün önce bir rüya gördüm. Rüyamda siz geceleyin ellerinizle toprağı kazıyordunuz. ‘Hocam, merhaba, hayırdır, ne yapıyorsunuz’ diye sordum, siz de bana ‘Mezar kazıyorum evladım’ dediniz. Ben şoke oldum ve ‘Aman hocam ne mezarı, iyi misiniz, sağlığınız yerinde mi? Durun, daha çok erken, nereye?’ diyorum, siz de bana “Merak etme çocuğum, kendime değil başkasına kazıyorum’ cevabını veriyorsunuz. Aynı gün saat 15.00’te Hrant Dink öldürüldü”. Yeni mezun öğrencim Pırıl’ın bu rüyası da dururken, sırf bana eşek şakası yapıcam diye kalk, bir zavallının enseden sıktığı üç kurşundan yararlanıp senden 9 yaş büyük adama senin cenazeni kaldırma cezası ver. Seninle birkaç kere dalga geçti diye bu yapılır mı be? Bu kadarı da yakışır mı be kardeşim? |
||